5 Mart 2025 Çarşamba

Şimdi yargılayan, akıl veren olur, "Boşanırken nasıl tatile gidersin? Elâlem ne der?" diye. Çünkü bu gözler boşanma sürecinde ve sonrasında devamlı akıl veren birçok insan gördü. "Şöyle davran, böyle yap, ay nafaka iste, ay nafaka isteme, ay mehirini iste, ay oraya gitme şimdi boşanmış kadınsın, ay boşandın diye gelirler, ay boşandın, ay boşanıyon." aayy... Tek derdim ve sürecin karşısındaki diğer kişiden beklentim insan kalmak ve süreci mantıklı yürütmekti. Kimse kimseye daha fazla acı vermeden bitsin gitsin bu işlerdi. Başardık, başaramadık bilemem ama bitti gitti. Evler ayrılmış, adli tatil nedeniyle başvuru yapılamamış, yanıma abim yerleşmiş... Dedik bir tatil yapalım abi kardeş, iki yıldır da tatil görmemişiz. Çıktık yola, gittik halama, Dalaman'a.

Tatil kötü olmaz, güzel tatil. Tabii abim ile uyumsuzluklarımız sorun, bol bol kavga ediyoruz ama yine de oluyor. Bir tek müzik zevkimiz uyumlu, bangır bangır araba. Geziyoruz, pek yiyip içmiyoruz ama yüzüyoruz. Koylara gidiyoruz. Yanı uçurum, benim kullanamayacağım yollar. Yolcuyken bile ağlama nöbeti geliyor korkudan. 

Dalyan'da bir sokak kitapçısındayız. Satıcının yaşı var. 80'de Sinop Cezaevi'nde yatmış. Kolilerden de kitaplar çıkarıyor bana. İhtiyacım olmayan kitaplar ancak adama kıyamıyorum, birkaçını alıyorum. O emeği görmezden gelemem. Sohbet ederken bir yandan da kitapları aynı yerlerine yerleştiriyorum. Diyor ki "Bırak, kalsın. Ben koyarım." Diyorum "Olmaz, emeğinizdir, biraz eksilmiş olur işiniz." En sonunda "Kız seni alan boşar valla, bu nasıl takıntılılık. Bırak dağınık kalsın." "Boşuyor zaten." deyip kahkaha atmaya başlayınca ben adam afallıyor. "Şaka mı?" diyor, "Hayır." yanıtını alınca özür dilemeye başlıyor. Diyorum ki "Özür dilenecek bir şey yok. Oldu, bitti, gitti." "Aptalmış seni kaçırdığına." diyor. Abim kahkahalar içinde. Sonra sohbet muhabbet. Adam üzgün ama. Diyorum "Üzülme abi, ben üzülmüyorum." vedalaşıyoruz.

Tatil dönüşünde Salda'ya gidiyoruz. Lavanta balı üretip satan bir amca var, abim daha evvel gitmiş. Ona gidiyoruz. "Yıldızname" bakarmış: "İçin nasıl da temiz senin. Yüzünün gülüşüne kurban.". Sonra muhabbet ederken adam abime dönüp dönüp "Bu kız çiçek çiçek." diyor. Amcayla lavanta topluyoruz. Lavanta balı ile yaptığı bir çerezle mutlu oluyorum, herkese çay koyuyorum. Sohbet muhabbet ederken yine diyor ki "Seni alan var ya yaşadı! Ömür billah mutlu olur." Ben yine basıyorum kahkahayı. Durumu öğrenince "Onun itliğidir." diye başlıyor. Diyorum "İtlik falan yok. Olmadı yani. Bu kadar." 

Yola çıkıyoruz. Orta yaşlı amcalar arasındaki popülerliğim üzerine alay ediyoruz. "Kızım nasıl da buluyorsun bu muhabbetleri." Ben bulmaya çalışmıyorum ki. İnsanlar karşısındakinin iyilik ve kötülüğünü evlilik üzerinden nitelemeyi seviyor. Evlilik bir statü, bir yetenekmişçesine terazi hâline getiriliyor. Hâlbuki binlerce yıldır herkes evleniyor. Akıllı, deli, engelli, sağlam, ahlaklı, ahlaksız, zeki, aptal... Herkes evleniyor. Bir sınavı, bir ön şartı yok. Şerefsizlerden de boşanmıyor insanlar ya da şerefsizler de boşamıyor. Boşanmak ahlaktan ya da ahlaksızlıktan, iyilikten ve kötülükten bağımsız. Diğer yandan boşanmak "korkunç" geliyor. Hâlbuki evlenmek, boşanmaktan daha korkunç. Çünkü evlenince ne olacağını, aynı eve gireceğin o insanın neye dönüşeceğini bilmiyorsun. Boşandığında kötü de olacak olsa tanıdık bir şey bekârlık. Adımını hesap edebiliyorsun. 

Taze inciri çok severim. Almak için duruyoruz yolda bir yerde. Bir küçük kasa alıyorum. Kasanın altı için poşet istiyorum. "Arabaya damlarsa abim beni yer." diyorum. "Abin mi?" diye şaşırıyorlar. İnsan kırkına yanaşınca abisi ile tatile gidemezmiş demek ki... Ya manita olacak ya eş. Saçma.

Psikoloğa başladığımdan beri bu konu ile ilgili daha rahatım. Hep rahattım, hani böyle espri yapıyordum, konuşuyordum zaten. Ancak asıl şimdi bir anı gibi anlatabiliyorum, lisede yaşadığım bir olayı anlatırcasına. O kadar uzak, olmuş ve bitmiş. Bir deneyim olarak cepte duruyor. Ancak bekârken, evliyken karışanlar; "Evlen.", "Çocuk yap.", "Ev alın.", "Yatırım yapın.", "Aslında evlisin artık yani ona göre oturup kalksan." gibi laflar edenler hâlâ sınır bilmiyor. Sevgilinin olup olmamasına, ne zaman olacağına, nasıl biri olması gerektiğine, senin değerlerine, senin düşüncelerine karışmaya çalışıyorlar. İnsanların hadsizlikleri yoruyor, usandırıyor. Topluma mı sövmeli, o kişiye mi insan kararsız kalıyor.

1 Aralık 2024 Pazar

Kitaplarımın Hikâyesi mi?

Namdar Rahmi Karatay Kitaplarımın Hikâyesi'nde (Kitap elimde olmadığı için hatırladığım biçimi ile aktarıyorum.) kitaplarını, onlara duyduğu sevgiyi ve kitaplıklarını anlatır. Karatay, Naci Fikret Baştak'ın çocukluklarında bir sürü kitabı olduğunu ve bunları paylaşmadığını aktarır. Kendisi Baştak gibi zengin bir aileden gelmediği için daha az kitap sahibidir. Baştak'ta gördüğü kitapları okumak ister ancak Baştak bunları paylaşmaz. Oradan gelen bir kitap sevdası sarar Karatay'ı. Sorbonne'da doktora yapmak üzere gittiğinde Türkiye'de kitaplarını burada bırakır. Kaldığı odada gözlerini kapatır, her bir kitabının yerini anımsar. Hangi kitabının yanında ne vardı, onları hayal eder. Fransa'da da hatırı sayılır bir kütüphane kurar ancak Türkiye'ye dönerken onları getirmede zorluk yaşar. Fransa'da kaldı gibi hatırlıyorum kitapları ancak yanlış hatırlıyor olabilirim. Kitaplarının hasreti ile kavrulur.

Şimdi bunları neden anlattım? Bende de kütüphane kurma sevdası var. Kitapları da genel olarak kapakları ve sırtları ile anımsıyorum. İsimler kalmıyor çok hafızamda. Kitaplığımdan bir kitabı aldığımda içinde ne vardı, nelere değinmişti söylerim. İhtiyacım olan bilgiyi hızlı bir şekilde o kitabın içinde bulabilirim. Bu bir yerde bir armağan. Bir yerde ise lanet. Çünkü kitabın ve yazarın adını anımsamadığım için kendi kitaplığımda yoksa bulmakta çok zorlanıyorum. Belki de bu nedenle tüm kitaplar elimde olsun istiyorum. Diğer yandan kütüphanede çalışmaktan da çok zevk alan bir insanım. Beni salın, haftalarımı kütüphanede geçirebilirim. Birisi evi temizlesin, yemek yapsın yeter. Kütüphanede çalışmanın benim için nasıl bir zevk olduğunu gerçekten anlatamam, muhtemelen çoğu insan da bunu anlayamaz. 

Durmadan sepete kitap atıyorum çeşitli sitelerde, sıfır ya da ikinci el fark etmeksizin. O kadar kitabı bir anda alacak gelirim tabii ki yok. Ancak parça parça aldıkça sepeti daha da dolduruyorum :). Tekte alabilsem belki birazcık durulurdum. 

Okuduklarım sadece kendi alanımla ilgili değil. Sadece kendi alanımda kalsam yeterince beslenemem de zaten. Çeşitlendirince edebî metine yaklaşım da daha ayakları yere basar hâle geliyor. Farklı alanlarda kullanılan dilin çeşitlenişi zaten apayrı bir zevk. Bir da hatıra okumak muhteşem. "Neler dönmüş Osman?" diyerek okuyorum hatıraları.

Gereksiz uzatmayacağım bu arada bu yazıyı. Karatay'ın Kitaplarımın Hikâyesi kitabı bu yıl tekrar basılmış. İkinci eli çok pahalı idi, muhtemelen düşmüştür fiyatı (Baktım, düşmemiş, artmış.). Sepete bunu da atmak lazım. Herkese de öneririm. 

6 Kasım 2024 Çarşamba

İrfan Alış'ın Ardından

Aslında denecek çok bir şey yok. Benim için İrfan Alış "Köleler ve Kilitler"dir. Her dinlemede gözlerimi dolduran o şarkıdır ki ruhsuz insanım ben. Bir olayın iğrençliği daha ne kadar hissettirir bir güfte ile aktarılabilirdi bilmiyorum. Tüm iğrençlik, tüm acı içinizde. Daha ötesi yok.

Artık nur mu dolar o mezara, mekânı cennet mi olur bilmem. Ancak güzel olan ne ise o olsun onun için. İnsandır çünkü. İnsan olmasa böyle anlatamazdı da zira.

Şarkı için: Köleler ve Kilitler

22 Ekim 2024 Salı

Yüksek Lisans ve Doktora Anıları Vol.3

 Doktorayı tamamlamış biri olarak artık anılarıma devam etmeyeyim mi?

Yıl 2014. 2013-2014 eğitim öğretim yılının ikinci dönemi. Y Üniversitesindeyiz. Bir hocamız var, ders işleyişi dillere destan. Hocamız diyor ki derste "Defterlerinizi açın. Yazın." O söylüyor, biz yazıyoruz. O söylüyor, biz yazıyoruz. Bakınız, not almıyoruz, yazıyoruz. Yazmamızı bekliyor hocamız, yüksek lisanstayız. Yazar adını veriyor, sonra önemli romanlarının ve bu yazarla ilgili çalışmış hocaların adlarını sıralıyor. Ardından bu önemli romanların özetlerini yazdırıyor. Haftanın 2-3 saati bu şekilde geçiyor. Tüm dersler. YL'ye ilk sıradan girmiş olan arkadaşla fenalık geçiriyoruz biz. Diğerleri bu kolaylık nedeniyle mutlu.

Bu harika işlenen derslerden birinde diğer arkadaşla konuşma/tartışma konusu açmaya çalışıyoruz. Belki hocadan bir iki kelime duyarız, katkısı olur bize diye düşünüyoruz. Hangi yazarın hangi romanını hoca bize yazdırırken hatırlamıyorum, Elektra ve Oidipus komplekslerine giriyoruz. Hoca bize bakıyor, biz arkadaşla tartışıyoruz. Hoca bir duraksadı ve sordu "Onlar ne demek?" Tabii biz afallıyoruz ama çaktırmıyoruz. Açıklamaya çalışıyoruz hocaya. Hoca diyor ki "Arkadaşlar, saçma sapan işler bunlar yaa, bırakın." Bir şey diyemiyoruz. Ne diyebiliriz ki? O yılın sonunda hocamız doçent oluyor. Biz daha da şaşırıyoruz tabii. Yeterliliğinin (yayın sayısı dâhil olmak üzere) çok daha iyi olduğunu bildiğimiz hocalarımız doçentlik alamamış. Acaba torpili kim diye düşünüyoruz ister istemez. 

Bir kadro açılıyor, hemen başvuruyoruz. Yine aynı hocamız diyor ki "Arkadaşlar, kadroların sahibi olur. Kadroyu açan bölümün başkanını arayıp kadronun sahipli olup olmadığını öğrenmeniz gerekir başvurmadan evvel. Sahipli ise başvurulmaz. Hocaların lafını ezmek olmaz."

Aynı hoca şükür ki doktorada dersi böyle işlemedi. Güzel güzel araştırma yapıp herkes bir hafta kendi araştırmasını paylaştı sınıfla. Ancak yüksek lisans derslerini hâlen böyle mi işliyor, bilmiyorum. Böyle işliyorsa öğrenciler mutludur büyük ihtimalle. YL öğrencileri çok fazla ödev veriliyor, çok zor diye ağlıyormuş ki asistan arkadaşlarla konuştuğumda verilen ödevler, okumalar hesaba alınacak miktarda değil. Keyfime okurum ben o kadar şeyi bir haftada. Kimse YL yapmak, doktora yapmak zorunda da değil. Yapamıyorsanız, canınız istemiyorsa yapmayın arkadaşlar. 

Anılara daha sonra devam edeceğiz. Her şey parça parça...

13 Ekim 2024 Pazar

Bu yazıyı sırf muhterem diyetisyenim İldeniz Hanım rica ettiği için yazıyorum. Dedi ki "Dilin çok güzel, neden bloga devam etmiyorsun.", dedim "Sen iste bebeyims.". Tabii tam olarak böyle olmadı ama ben yine de böyle anlatayım. Ancak anlatımımın iyi olduğunu söyledi bakın, orası yalan değil.

Madem yazıyı diyetisyenim istedi, ona göre bir şeyler yazmalı. Mesela eski diyetisyen anılarını anlatmalı. Onun için çok sıkıcı olacaktır diye korkmuyor da değilim. Belki de sıkıcı olmaz.

Kilo maceram ile başlayayım sizlere anlatmaya. 2005 yılı, 18 yaşındayım. Daş gibiyim daş! Üniversiteye başlamışım, boy 174, kilo 60. Üst beden 36, alt 40. İyi de spor yapıyorum, her türlü ağırlığı kaldırabileceğime dair de gereksiz bir özgüvenim var o günlerde ki kaldırıyorum da. Örneğin o yıllarda bir gün sınıfın olduğu balkonda goygoy yaparken bir arkadaş bayılıp kucağıma düştü. Kızı kucaklayıp 3 kat aşağı, revire indirdim. Herkes şaş şaş bana bakıyor. Fırat Hoca oğlanlara bağırıyor "Ulan hayvan herifler, kızın kucağından alın hastayı." diye. Ama ben kopturup revire uçtuğum için alamıyorlar. Sixpacksler (Sixpackler mi demeliyim yoksa, sonuçta "s" çoğul.) belirmiş karnımda. Böyle kuzene falan artizlik yapıyorum memlekete gittiğimde. Elbise almış, ben deniyorum. Dümdüz karın var, diyorum ki "Üşenme, spor yap. Bak karnım düzgün olduğundan nasıl durdu." Yemin ederim geç ergenlik. Gençken herkes biraz mal ve düşüncesiz oluyor. Olmadığını iddia edenin de alnını karışlarım. 

Yıl oluyor 2006. 65 kilo olmuşum. Okul üç dönem. Hep oturuyorum. Öyle yürüyüş falan yok. Zannediyorum ki o kaslar sonsuza dek benimle alşksdşlkasd Hâlâ spor yaptığımda hamlamıyorum kolay kolay. Mide rahatsızlığım başlıyor, devamlı yanma ve istifraya rağmen "Amaaaan nasılsa boşalıyor." deyip deyip hapur hupur yiyorum. Hareketsizliğe rağmen iştahta bir azalma yok. Bu arada regl dönemlerim zıbıtmaya başlıyor. Saçma sapan bir kıllanma söz konusu. Kuzenin doktora gidiyoruz, "Ya ona düzensizlik denmez, gençsin zamanla düzene girer, bu kadar kıl herkeste olur." falan diyor. Tamam diyoruz, ne diyeceğiz. Doktorlar canımız. Aynı yıl hapkidoya başlamışım. Kilo vermesem de vücudum sıkılaşıyor, kaslarım kuvvetleniyor. Hoca benden Avrupa şampiyonu çıkaracağını iddia ediyor. Hapkidoyu bırakışım başka bir anının konusu.

Geliyoruz 2007 yılına. 70 kilo oluyorum. Ama karın falan çıkmamış. Karın çıkmayınca öyle gözüme çok da anormal gelmiyor kilom. Ben goy goy muhabbet devam. Regl düzensizliği de devam. Başlarda hiç doktor görememiştir falan diye düşünmüyorum. Sonuçta kuzenin doktoru iyi bir doktor. Aynen yemeye devam. "Salatadan öğün mü olurmuş? Ben onla doymam." artizlikleri. Her gün en az bir kutu kola. Arada mide hapı da yutuyorum, doktor vermiş artık. Ancak zahmet edip de beslenme ile düzelteyim, yok. Hâlâ hareketli bir insanım. Sağa sola koşuyorum. Daim kabız olan bünye kronik kabızlığa adım atmış, teşhis konmuş.

Ve 2008... Kilo 75. Artık teşhis konuyor. Doktora gidiyorum, diyorum ki "Regl düzensizliğim var ve çok kilo aldım." Canım doktor diyor ki "Düzensiz değildir, sana öyle gelmiştir.". Diyorum "Cnm, Ramazan Bayramı ile Kurban Bayramı arasında hiç regl olmadım." "Aaaa!" diyor, "gerçekten düzensizmiş.". Tahliller yapılıyor, ultrasonlar bakılıyor. Deniyor ki polikistikover sendromun var. Diyorum ki o ne ola? Diyorlar ki minnak kitlelerin var hep yumurtalıklarda, onlardan dolayı düzensizlik oluyor. Düzensiz oldukça hormonlar bozuluyor, onlar bozuldukça daha düzensiz oluyorsun." Veriyorlar doğum kontrol hapını. Allah'ım, iştahımı açıyor hap ama bir hafta sonra kendim için doğru saati bulup açlık krizi modunu uykuda geçirir oluyorum. O krizi kontrol edince kilo da veriyorum. Kontrole gidiyorum, başka doktor var. Tahlil istiyor, kortizol yüksek çıkıyor. Tetkik falan yine, ilaç etkisi ile yükselmiş diyor. Sen diyor, haftaya bi daha gel. Gidiyorum bir hafta sonra tekrar. Endokrindeki süslü kadın doktorlar arasında kalıyorum. Götümü başımı mezura ile ölçüyorlar. Böyle denişik bir alete sokup vücudumdaki yağı ölçüyorlar. Karın bölgemde yağ düşük çıktığı için iyisin iyisin diyorlar. Poponun maşallahı varmış, diyorlar. Ama demiyorlar ki bu bölgedeki yağlanmaya dikkat et asşldkalşsd kim, niye desin zaten. 

6 ay hap kullan, 6 ay bırak ile geldik mi 2010'a. Kilo 75-76 arası oynuyor. Panpacım Salih'le ara ara dışarlarda muazzam yemekler yiyoruz. Azıcık şişsem annem "Bu ara Salih'le çok takılıyorsunuz herhalde?" diyor. Ara ara bayılmalar falan başlıyor. Hızlı hareket edemiyorum. Önce nörolojiye gidiyoruz, kardiyolojiye geç dese de beyinle ilgili tetkikler de yapılıyor. Net şekilde migren teşhisim konuyor zira ayda 13 gün atak moddayım. Kardiyolojiye gidip romatizmal aort mitral kapakçık yetmezliği deniyor. Ancak bayılmaları bu yapmaz henüz deyip takıyorlar holteri. Nabzın günlük ortalaması 98 çıkınca ilaca başlanıyor. Hızlı yürüsem kulağımda kalp kapakçıklarının kan kaçırma sesi. Koşamıyorum zaten. İki katın üstünde merdiven çıkamaz olmuşum. İyice salıyorum kendimi.

2011'de kilo aynı. Ancak 2012'ye gelince bir ay resmen günde 1 öğün beslenirken oluyorum 82 kilo. Memlekete gitmişiz, anne tarafı dedem diyor ki "Kızım, bu kadar yeter. Artık daha kilo alma, çirkin olur." Hiçbir şeye yorum yapmayan dedem bunu deyince diyorum ki evet evetkilo verme vakti gelmiş de geçmiş. O zamana kadar sadece kola kesme ile kilo veren ben, kendimce yememe dikkat etsem de kilo veremiyorum. Yine regller eğlenceli. Yine bir hastane macerası. Diyorlar ki bana "diyet yapman lazım." e yapalım diyorum. Hayatımın ilk diyetisyeni. Hastane içinde dünya şekeri bir kadın. Kilolu. Benim mantığımda diyetisyen zayıf olmak zorunda değil. Önemli olan bilgisi. Benim de diksiyon sertifikam var da insanlarla konuşurken dikkat mi ediyorum konuştuğuma? Ancak başkası sorsa etse neyin nasıl telaffuz edilmesi gerektiğini açıklarım. Yılların redaktörüyüm ancak tivitırda uymam. Bilmekle insanın kendisinde uygulaması aynı şeyler değil. Önemli olan bilgi. Her neyse. Diyor "Sevgili bul, bak nasıl kilo verirsin. Ben kocamla sevgiliyken çok kilo vermiştim. Evlenip insan birbirine doyunca kilo alıyor." Evliliğe bakışta yeni bir açı kazandırmıştı bana şalskdlşaksd 

Bu kadının verdiği diyet ile 65 kiloya düşüyorum. O dönem bir de abimin yanında Kocaeli'de 4 ay geçirince pek de güzel veriyorum kiloları. Abim hafta sonları diyetimdeki ekmeği düşünerek krep falan hazırlıyor. Spor yapıyoruz, 8 kiloluk dambıllarla alt kol çalıştırıyor. 4 ayın sonunda Ankara'ya dönüp diyetisyene gidiyorum. Benim diyetisyen gitmiş, zayıflıktan kırılan, yaşlıca bir ablamız gelmiş. Trip atıyor, bu liste ile kilo veremezsin diyor. Verdim demem onun için bir şey ifade etmiyor. Devamlı veremezsin diyor. 1200 kalorilik bir diyet veriyor. O yaştaki bana 1200 kalorilik diyet yaptıramazdınız. Soğuyorum. Diyeti bırakıyorum. Aradan zaman geçiyor, yavaş yavaş alıyorum yine. 2014'te yine bir devlet hastanesinin diyetisyenine gidiyorum. Bu sefer dahiliye diyor, gitmelisin diye. Kısa boylu bir dayı var. Boyumu ölçüyor, "164 cm" diyor. Benim boyum 174 diyorum, "Sen kendini uzun mu sanıyorsun?" diyor ters ters. Çok da ciddi boyumun 164 cm olduğunda. Kilomu kollu kantar ile ölçüyor, diyor 80, diyorum eve 74 çıkıyor. "Zayıf mısın ki sen?" diyor. Kendisi şişman. Bir liste veriyor, biliyorum kendimi, onunla kilo alırım gerçekten. Yapmıyorum tabii ki. Diyetisyenin boyum için söylediklerini dediğim 164'lük arkadaşım "Sen 164 isen biz pigmeyiz." diyor. "Kuzenim diyetisyen, bir ona soralım." deyince kuzeni ile buluşuyoruz. Bir liste hazırlıyor. 69 kg oluyorum. Sonra tabii ben yine bırakıyorum. Çünkü yağlı yağlı, hamurlu, etli yemekler ve sütlü tatlılar benim için bir yaşam stili.

Sonunda geliyoruz 2017'ye. Artık gerçekten vermem lazım kilo. Yaş 30'a gelmiş. Metabolizma yavaşlayacak. Şimdiki diyetisyenimi söylüyor bir arkadaş. Eve de yakın, 2,5 km. Yürürüm diyorum. Gidiyorum. Vallahi dünya şekeri. Derdini anlıyor, aç bırakmıyor. O kadar ki tokluktan bıkıyorum diyet boyunca. O en son 64 kg olduğumu görüyor. Mesailer, bilmem neler derken gidemez oluyorum. O göremese de 60 kg'a iniyorum yıllardan sonra. Masabaşı işin de Allah'ındayım bu arada. 2014'te bir başlamışım, kurutulamıyorum bitmeyen mesailerden. O da iyice götümü başımı oynatıyor. 

2020 yılında hemen pandemi öncesi susadığım için günde 5 litrenin üzerinde su içmeye başlayınca bende sorun var diyerek endokrine gidiyorum. Önce doktor dediklerime inanmıyor. Tahliller yapılıyor, şeker yükleniyor vs. Reaktif hipoglisemi teşhisi konuyor. Şeker yüklemesinin 2. saatinde glukoz 50'ye düşmüş de :). Sonuca bakan tahlili isteyenden farklı. Nasıl böbreklerine bakmaz, böbreğe vurur bu hastalık diyor. Gülmemek için kendimi tutuyorum. Böbrekte sorun çıkmayınca beni hemen diyetisyene yönlendiriyor hastane içinde. Diyetisyene geçiyorum. Diyetisyenin boy ölçmeye ekipmanı yok, boyumu soruyor. Diyetisyenin kilo ölçmeye ekipmanı yok, kilomu soruyor. Bakınız, diyetisyenin yok (2022 ekimde aynı hastanede anestezi uzmanının da yoktu.). Bana bir liste veriyor. Çıkıyorum. Diyorum ben İldeniz Hanım'a gideyim. Onunla başlıyorum ancak pandemi başlayınca, o aptal korku telaş bilmem ne, ben yine bırakıyorum.

Geliyoruz pandemiye. Tüm yasaklara uyan sevgili teorx bu konuda da tüm yasaklara uyuyor. Hayatının ilk yağlamasını, Pekin ördeğini, ekmeğini ıvırını zıvırını yapıyor. Dışarı çıkıp yürümeyince de alıyor Allah alıyor kiloları. 2023'te yine geliyoruz 75 kiloya ve bana tekrar diyetisyen yolları. 2023 aralıkta İldeniz Hanımcığıma gidiyorum tekrar. 2 ay diyet yapıp tezle uğraşmaktan yemek yapamadığım için bırakıyorum. Tez falan bitip, ay menisküs ödemi, ay boyun bel toplam beş fıtık, ay aman saçma salak hastalıklar ile başına çörekleniyorum. Hâlâ bana gülümseyebilmesine şaşkınken ben, insanlar nasıl hâlâ eski diyetisyenime gidebildiğime şaşırıyor. Diyorum, o çabaladı hep, mutlu sonun onun elinde gerçekleşmesi lazım. Diyetisyenin başaramamış diyene sövesim geliyor çünkü sorunlu olan benim. Ben kendimi bildiğim için ona göre yargılıyorum insanları. Kendi suçumu nasıl başkasına atayım?

Yine yemek yapma arzusu pek duymadığımdan protein tozu falan yaşıyorum. Eskisi kadar çok yemiyorum. Sadece canım ara ara ssk dürüm, iskender falan çekiyor. Onun da dönemi var zaten. Pilatese ve yürüyüşe anca başladım. 1 ayda 4,1 kg gitti ki 6 kg hedefliyorduk. Bu da 37 yaş saçmalaması olsun, yürüyüş yapamıyordum o da etken tabii. Bu diyet mutlu sonla biterse ki bu da bana bağlı tabii, burada sevinç naralı bir şeyler yazarım yine. Ancak beni ilk defa bir miktar aç bıraktığını itiraf etmem de gerek. 

Canım İldeniz Hanımcım, siz dünya tatlısı bir bireysiniz. Buradan de belirtmek isterim :)

Herkese yakşamlaaaaar!

Bu da hep zayıflar ölçer başlıklı fotomuz.

20 Aralık 2020 Pazar

Yüksek Lisans ve Doktora Anıları Vol.2

İsmi lazım değil, bir dersteyim (ders isimleri üniversiteden üniversiteye farklılık gösterdiğinden ders ismi üniversiteyi belli edecektir.). Hocası Leyla Hoca, ihraç şimdi imzacı olduğu için. Tez hocam olacak kişinin kankası o dönemde (Sonradan ne oldu bilmem. İhracının ardından tek kalem destek çıkmalık laf etmedi kankası için.). Ders aslında çok güzel. Mülakat öncesi okuma listesinde olmayan materyaller de okuyoruz ders için. O sebeple daha da güzel benim için. Ne var ki ders öğrenciler tarafından 20 dakikanın sonunda “Evinde kurabiye yapıp satan kadın toplumsal cinsiyet rollerini tekrar etmiş olmuyor mu?” tartışmasına döndürülüyor. Her ders ama… Bir sonuca varamıyoruz. Varmamız şart mı, o da tartışılır bence. Bu tartışma yüzünden dönem bitse de gitsek moduna geçmişim. Konuyu buna çekenler de teneffüslerde yakınıyor hep derste bir şey öğrenmiyoruz, konu hep buna geliyor diye. Bir de gerçekten sıkılanlar var, konuyu buna getirmeyen. Orta Anadolulu Sünni aile çocuğu olan Leyla Hoca’mıza gık diyen yok dersimizde. Çünkü rütbe… Kesinlikle içten içe bir erk sevdası var bazı insanlarda. Bir gün hocamız yakınıyor “Evi bok götürüyor. İş bölüşümü yapmadan temizlik yapmıyoruz, bölüşüm yapacak vakit olmadığından temizlik hiç yapamıyoruz. Siyasi görüşümüz nedeni ile de temizlik çalışanı almıyoruz. İyice pislendi ev.” diye. Evinizi temizleriz biz diye atlayan öğrenciler… Hiç müdâhil olamıyorum yine. Neden olayım ki? Gidip temizleyen oldu mu gerçekten bilmiyorum, ilgilenmiyorum. Ancak mümkün olduğunu çok net gördüm.

Bir dersimiz var. Herkesin nasıl feminist olduğunu, bunun idrakine nasıl vardığını, başından neler geçtiğini anlattığı bir ders. Sözde sözlü tarih çalışması. Ancak kırk kişinin karşısında bunu anlatmak zorunda olmak yaşananlardan da farklı bir travma. Sözde zorunlu değil ancak zorunlu. Tam okul mantığı, zorunlu seçmeli ödev. Bunu anlatınca, yazıya dökünce neye göre notlandık hiçbir fikrim yok. Gözaltında işkence gören, evlendiği adamdan şiddet gören, aileden şiddet gören… Bu sefer kimin daha çok acı çektiği yarışmaya başladı. Hâlihazırda hırsla birbiri ile çekişenler acı ile çekişmeye başladı. Kendi çektiğimi “Ben hiç acı çekmedim, neden çekmedim?” diye küçümsemeye başladım. Başkasına daha çok üzüldüm. Kendime resmen az acı çekmiş olmaktan kızdım. Haddine mi dedim, neden daha çok çekmiyorsun? Orta Anadolulu Sünni Türk aile çocuğu olarak sen bir sus dedim kendime. Dönemin sonunda baktım ki ben kendi kimliğimden nefret eder olmuşum. Etraftan etkilendiğim için kendime kızdım bu sefer. Herkes bir şeyler yaşıyor, üzülüyor, acı çekiyor ve herkesin çektiği kendine acı. İnsan çektiği acının azlığından utanır mı be? Utandırdılar yemin ederim. Gerçek sözlü tarih bu deyil.

Malumunuz tez danışmanım olarak kimi istediğimi bilerek girmişim bölüme. Kadınla da ara ara konuşuyorum, zaten Cennet Hoca’m da haber etmiş ona. Tez konusu tartışıyoruz falan. Neyse, belirledik konuyu ikinci döneme. Bu arada ders saatinde bu hocanın gelmeyeceğini öğrenmişliğimiz falan var. Ya da beklemişiz beklemişiz ancak gelmemiş. Sözleştik, 11.30-12 arasında bi uğra dedi bana. Sırf onunla görüşmek için gideceğim okula. Erken de çıktım ancak kaza vardı yolda, 11.50’de girdim odasına. Geç kaldın diye başladı. Bir azar yarabbi amanın! Sahip olduğu erki dibine kadar kullanıyor bana karşı. Dedim ben bu kadınla mı çalışacağım gerçekten. Mesaj da atmışım henüz yoldayken kaza var, yetişmeye çalışıyorum diye. Görüşmemiz de 5 dakika falan sürecek. Tribi bitmedi. Uygun değilseniz sonra konuşuruz dedim, çıktım. Konuyu araştırmaya başladım ben. Başta bir tezimiz var, tezin başlığı buna göre konmuş. Ancak araştırdıkça bu tezimizin yanlış olduğunu görüyorum. Hocaya mail yazdım. Dedim böyle böyle, ben mi yanlış kavrıyorum? Yanlış kaynaklara mı bakıyorum? Bana çıkış yolu için bir öneride bulunun. Haklı isem tezimin adı değişmeli. Bakın, bu ciddi bir sorun. Dilekçe falan vermem gerekecek, kaynaklarım değişecek. O ana kadar hazırladığım her şey çöp doğal olacak. Hoca’dan 6 hafta yanıt bekledim. 6 haftanın sonunda gelen yanıt: “Bence öyle değil, sen az daha bak.” Bu kadar. Başka hiçbir şey yazmıyor mailde. Acaba o da mail adabı muhabbeti yapıyor mudur öğrencilerine? Daha sonradan gördüm, tez hocamın yayımlanan ilk makalesi babası, ikinci makalesi annesi ile. Akademiye harika bir giriş. Ben utanırdım sanırım. Ya da o ortama doğsam utanmazdım. Kesin konuşmayayım şimdi.

Gelelim Y Üniversitesindeki yüksek lisansıma. X Üniversitesindeki yüksek lisansımın ilk senesi bitmiş. YÖK’ten karar çıkmış aynı anda iki lisansüstü program yürütülebiliyor. Ben de hemen Y ve Z Üniversitelerine kendi lisans alanımda uzmanlaşmak üzere yüksek lisansa başvurmuşum. Önce Z Üniversitesinin mülakatı var. On kişi alacaklar. Biliyorum, bibliyografya takıntılılar. Ancak benim bir problemim var: isim hafızam sıfır! Kitapları genel olarak kapakları ve sırtlarından hatırlıyorum, içinde hangi konulara değinildiğini biliyorum. Hocanın ismi söylendiğinde ne çalıştığını söyleyebilirim ancak şunu çalışan hoca dendiğinde bakışlarımda kocaman bir boşluk oluşuyor. Diğer yandan beni programa almamaları için yazılı+mülakata 100 üzerinden 10’un (hatta 9,bilmemkaçın) altında vermeleri gerekiyor. Buna güveniyorum. Zaten Y’yi değil, Z’yi istiyorum. Ama Z’nin bu kadar tuhaf olduğunu nereden bilebilirim?

Z üniversitesine abimle beraber gittik zira onun okuduğu okul. Hem de bana goygoy olacak. Önce yazılı sınav. Normal bir sınav. Osmanlıca metin, genel sorular falan. Osmanlıca metin için hocalara sordum: “Transkripsiyon alfabesi ile mi aktaralım?” Herkes şok. Hoca gülerek “Yapabiliyorsan yapabilirsin ama öyle bir beklentimiz yok.” dedi. Orada transkripsiyon alfabesini lisans düzeyinde kimsenin öğrenmediğini (Bir kişi daha vardı bilen ki onunla da Y Üniversitesinde sınıf arkadaşı olduk.) fark ettim.

Yazılı bitti, iki saat sonra mülakatlar başladı. Bölüm başkanlığı odasında yapılıyor mülakatlar. Belirli bir sıra yok, canlarının çektiğini çağırıyorlar. Biz kapıda bekliyoruz. Dört hoca var mülakatta. Biri bölüm başkanı, biri tersliği ile nam salmış bir hoca (sonra kendisi doktora yeterlik jürime geldi ama yeterlikte nedense beni sevmiş :S). Girdim. Kadın çalışmalarında yüksek yaptığımı duyunca bir gerginlik herkeste. Bana diyorlar ki ikisi arasında karar vermelisin. Diyorum ki asıl alanım edebiyat ancak oradan öğrendiklerim burada da işime yarayacak ve ben disiplinler arası çalışmaya inanıyorum. Hem sizin de feminist okuma üzerinden makaleleriniz var, ben bunu daha da derinleştirmek istiyorum. Yaptığımın yanlışlığına ikna çabası ile geçti mülakatın yarısı (belki daha fazlası). Sonra aldığım derslerdeki hocalara taktılar, pek genç falan diyerek. Devam ettik. Bibliyografya faslı başladı. Dedim ki benim isim hafızam problemli ancak hem bilgisayarımda not tutuyorum, ihtiyaç duyduğumda bakıyorum hem de kitapları sırtlarından ve kapaklarından hatırlıyorum. Hocaların dillerini de tek okuyuşta ayırırım ancak isim hafızam yok. Sonra bana bölüm başkanlığı odasında asılı olan tüm fotoğraflardakileri sordular, hönk diye kaldım. Zaten gerginim. En sondaki fotoğraf o sıradaki bölüm başkanının fotoğrafı. Kadın karşımda ama o ikisini eşleştiremiyorum. Daha da bozulup triplendiler falan. Üstüne Y Üniversitesine başvurduğumu öğrenince wuhuuuu daha da çekici oldu. Üniversiteye de karar verecekmişim. Gönlüm buradan yana ama neden ikisine de başvurmayayım dedim. Çıktım, ne olduğunu da anlamadım. Ertesi sabah Y Üniversitesine gittim, yazılı sınava girdim. Sözlü yok. Gelen iki hoca da suratsız. Sonra o hocalardan biri benim tez hocam oldu. Dünyanın en tatlı kadınlarından biri imiş meğer.

Üç gün sonra Z Üniversitesi sonuçları açıkladı. 7 kişi almışlar, 1 kişiye bilimsel hazırlık yazmışlar, ben kabul edilmemişim. Anlaşılan yazılı+mülakattan 0 almışım ki yazılının 0 olma ihtimali yok. Bilimsel hazırlık yazdıkları eğitim fakülteli ancak onun mezun olduğu üniversitede 4 yıl edebiyat bölümü okuyorlar, 5. yıl eğitim bilimleri derslerini alıyorlar. Yani aslında edebiyat mezunlarından bir farkı yok. O kız Y Üniversitesinin yazılı sınavından 95 alarak giriyor bölüme. Bilimsel hazırlık okumamak için de Y üniversitesine başlıyor. İyi ki başlıyor. Zira o olmasa idi zannederim çekilmez olurdu edebiyat yüksek lisansım da.

Geri dönelim X üniversitesindeki yüksek lisansıma. İkinci yılımdayım. Bu yıl aynı zamanda Y Üniversitesinin Yeni Türk Edebiyatı tezli yüksek lisans programına kabul almışım, kaydımı yaptırmışım. Derse gidip geliyorum. Arada X Üniversitesine uğruyorum, seminer dersine katılıyorum. X Üniversitesindeki tezime de başlamışım. Dönemin başı. Ada Hoca’nın odasında daha evvel konferanslarımıza daim dinleyici olarak katılan, kendisi ile aynı partiye üye ve kankası olan kadını görüyorum. Tezsiz yüksek lisansa girmiş. Ada Hoca “Seneye tezliye alırız seni. Yeter ki sınırı geç. Hallederiz.” diyor. O sene gerekli dil puanını almasına rağmen tezliye geçişi kabul edilmemiş gayet çalışkan insanlar var. Tezliden de tezsize geçenler. Eminim, o kadını tezliye alacak ama. Aradan iki yıl geçiyor. Yüksek lisansta alt dönemim olan biri ile tanışıyorum. Öğreniyorum ki Ada Hoca kankasını tez öğrencisi olarak almış. Etik, ahlak ahkamları boşmuş diyorum. Bölümden daha da soğuyorum.

Yine kısa bir mola verelim bu olanlara.

7 Aralık 2020 Pazartesi

Yüksek Lisans ve Doktora Anıları Vol. 1

 “Anılaaaar

Uçuk uçuk inmeyin göklerden

Giyemeeeeeem o deli gömleğini bir daha”

 

Hallelujah!

 

Uzun uzun yüksek lisans ve doktora anılarımı anlatmaya karar verdim. Bu anılarda üniversite, hoca ve kişi isimleri paylaşılmayacaktır. Üniversiteler harfler, kişiler takma isimler ile anılacaktır. En azından Türkiye’deki akademi leşliğinin tanık olduğum mini mini bir kısmını anlatacağım. Öğrenci profilinden hocasına, milletin arasındaki rekabetten kuyu kazmalara… Allah Allah!

 

Bendeniz hocalarının arası birbiri ile iyi olan, hocalar arası kuyu kazmaç olaylarının yaşanmadığı (en azından benim bölümümde), hocaların birbirinin gıybetini öğrenci ile asla yapmadığı ve hatta “Şu hocanız o konuyu daha iyi bilir. Elinizde böyle kıymetli adam var, kullanmayı bilmiyorsunuz!” şeklinde konusuna göre birbirlerine yönlendirdiği bir yerden mezun oldum. Üniversite vakıf üniversitesi olduğu için devletin işleyişinden bihaberdim. Ha saçmalığı çoktu üniversitenin, ayrı mesele, ama öğretim açısından devletten bin kat iyi olduğunu ilerleyen yıllarda çok güzel fark ettim (Lisansta yaşadığım saçmalıkları youtube videoları çekersem oralarda anlatırım belki.). Bu iyiliğin temel sebebi şimdi dağılmış olan hoca kadrosu idi.

İlk yüksek lisansım olan X üniversitesinin kadın çalışmaları bölümüne girişim ile başlayayım. Bunun daha mülakatı, kayıt mevzuları eğlenceli. Nasıl ya diye daha ilk günden derttiler.

Yıl 2011, çetrefilli bir şekilde mezun oldum. İngilizceyi vermeyi başardım, X üniversitesinin kadın çalışmaları bölümüne başvurmak için 5 gün içinde çıkışımı almam lazım. Bi denecik Cennet Hoca’m çıkışımı halletti kucağında çocukla gelerek. Hâlbuki danışmanım imza yetkisini devretmediğini, o dönmeden (2 hafta var dönmesine) çıkışımı alamayacağımı iddia ediyordu (Fazladan iki seçmeli ders aldım o danışman yüzünden ben. Hoca olarak iyiydi de danışmanlığından hiç memnun olmadım.). Devretmiş meğer. Neyse. Bir arkadaş daha başvuracak aynı yere, hatun kişi ile beraber gittik enstitüye, yaptık başvuruyu. Normalde yılda tezli tezsiz toplam 50 kişinin başvurduğu yere o sene 100 küsür kişi başvurmuş. Ortam şenlikli. Mülakata gidince gördüm. Bu arada ilgili yüksek lisans bölümünün web sitesinde yer alan tüm okumalardan Türkçelerin hepsini, İngilizce olanların çoğunu okumuşum. Son beş aydır TOEFL’a ve buna çalışıyorum. Hırslıyım. Diplomalı feminist olacağım. Bölümün olduğu üniversiteyi seçme nedenim Cennet Hoca’mın da arkadaşı olan, çalışmak istediğim tez konusunu beraber çalışabileceğim bir hoca. Bölümün olduğu başka bir üniversiteye bu nedenle başvurmamışım. Referansım da Cennet Hoca. Gittim, Allah’ım, o nasıl kalabalık! Neyse, girdim mülakata. İki hoca çok tatlı (adları Leyla ve Huzur olsun), biri (Ada olsun o da) ters ters bakıyor. Ters bakan da abimin hocası lisansta, biliyorum. Herkesin çok şeker dediği hoca. Ancak bana hiç şeker değil. Nedenini sonradan öğreniyorum. Anlatacağım.

Mülakatta sorulan soruların çoğuna yanıt veriyorum. Bilmediklerimi açıkça söylüyorum ya da şu kaynakta vardı ama o kısmını okumadım diyorum. Leyla ve Huzur Hocalar bilmediklerim hakkında bana kitap önerilerinde bulunuyor. Kâğıt kalem de almışım yanıma, not ediyorum. Çıkıyorum, bence fena değil. Millet benden iyiyse kabul alamam diyorum sadece. Diğer arkadaşın mülakatına daha çok. O girene kadar ona eşlik ediyorum bahçede.

Bir ya da iki hafta sonra sonuçlar açıklandı. Yedek 3. sıradayım. Sonra bana sıra gelir mi diye bakayım dedim, asillerde birkaç kişi birkaç bölümün yüksek lisans mülakatından asil çıkmış. Diğer bölüme bakıyorum, bu maddi kısmına bakar, diğer bölüme gider diyorum. E bu durumda sıra bana geliyor. Sayko gibi buna baktığıma da inanamıyorum hâlâ. Aradan birkaç gün geçti, yedek kaydının harika bir sistemle çalıştığını tamamen kazara öğrendim. Yedek kaydının yapıldığı gün duyurusunu yaptılar. Akşam 5’e kadar bekleyeceğiz enstitüde, bizden öncekiler gelmezse kaydolcaz falan. Kafalar harika (ben her türlü kaydoluyorum da benden sonraki yedekler riskte). Gittik. İlk yedek gelmeden bizi de kaydetmiyorlar inatla falan. Bir oğlan geldi, yalan olmasın ya 4 ya 5. yedek. Kayıtta bizden öncekilerden kaydolmamamız için ricacı oldu. Askerlik problemi varmış, gitmek istemiyormuş da… Yedek ekibinden biri var, hocalarla konuşmuş. Hocalar demiş ki “Bizim verdiğimiz liste yayımlanmadı enstitü tarafından. Asil listede olup yedekte olan var, hiç listede olmayıp asilde olan var.” Ortalık şenlikli. Sonuç olarak başladık yüksek lisansa. Şimdi bakınca kıçı kırık yüksek lisans gözümde, o zamanlar çok önemliydi. Herkesin belli bir iq, bilgi ve kültür seviyesinin üstünde olduğunu sanıyordum. Baya baya saflık, salaklık imiş.

Ders kaydı yapıyorum. İlk dönem 5 ders alayım diyorum, 3’ü seçmeli. Seçmek istediklerim onlar. İzin gelmiyor. Çünkü 5 dersi yapamazmışım. İşsizim. Tek işim okumak. Neden yapamayayım? Anlamıyorum. Lisansta 13 ders aldığım dönem olmuş ki zorlayan bir lisans hayatı yaşamışım. Zorla 4 ders aldırılıyorum. Hâlâ alamadığım o 1 ders içimde uhde.

Dersler başladı X Üniversitesi kadın çalışmalarında. Bir grup kadın var, sarışın olan ya da saçını sarıya boyamış olanlara baskı uyguluyor. Süslü tayfadan baskı uygulanmayan kişiler Kürt asıllı. Türk asıllı süslüler sıçmış hâlde. “Beyaz Türklük” ithamı lezzetli. Şaş şaş bakıyorum ortama. Ne gerek var ağzına sıçtıklarım diyeceğim, tutuyorum kendimi. Neyse.

Günler geçiyor, görüyorum ki Orta Anadolulu Sünni bir aileden gelen Türk olmak baya baya eksi puan burada. Ben buradan kaybediyorum. Üstüne vakıf üniversitesi mezunuyum, daha da beteri burslu okuyarak çıkarım için gitmişim, kendimi satmışım sermayeye (Para versem zengin sıpası pis kapitalist olacaktım.). Çünkü 18 yaşında hepimiz politik kimliğimizi oturtup ona göre üniversite tercihimizi bizzat kendimiz yapıyoruz. Kim tercihlerini kendi yapmıyor ki? Herkesi ailesi bu tür konularda serbest bırakır, bilirsiniz. Hem kendim yapsam ne lan?! LGBTIQ+ içinden gelsem yine bir şansım var. Heteroyum üstüne. Hiçbir yerimden tutulmuyor. Ezilmişliğim yok gözlerinde. Sözde kadın kadına destek olacak. Süslü, artiz kelimelerle politik duruş ifade etmiyorum. Dümdük anlatıyorum kendimi. Bazen cahil hissediyorum ama başkalarının kullandığı kavramları gayet anlıyorum. Sevmiyorum öyle ağır kavramlarla dolu cümleler kurmayı. Sözde kız kardeşlik var ortamda ama büyük bir gruplaşma. Sadece öğrenciler arası değil, hocalar arasında da var bu. Hemen anlaşılıyor bir araya gelinen ortamlarda kimin kimle kanka olduğu, kimin kimi sevmediği.

YL mülakatı için verilen okuma listesini ödev olarak veriyorlar derslerde. Ben hâlâ şok. Yahu bunları gelmeden evvel okumamız gerekmiyor muydu? Tek okuyan benmişim gibi bir his. Elbet vardır başka okuyan ama ben okumuştum diye çıkmak anlamsız. Belki yeni öğrendiklerimle farklı yaklaşırım diyorum, tekrar okuyorum. İstediğim bölüm bu diyorum, olmak istediğim yer bu. Sarışınlar ötekileştiriliyor, Sünni Türk aileden gelenler ötekileştiriliyor. Herkesin normal olmassı gerekmiyor muydu burada? Bizim derdimiz toplumsal cinsiyetti; ırk, köken falan değildi. Hayatımda en ötekileştirilmiş olduğum dönem. Kendimi sorguluyorum. Ne bok yemeye Orta Anadolulu Sünni Türk ailesinde doğdum ben acaba?

Zor bir hoca var. Baya zor. Sınava kafam güzel girdim, ne yaptım hatırlamıyorum. Kafam güzel derken, ilaç etkisi. O günü atlatınca bıraktım ilaçları kullanmayı zaten. Hoca zor olduğu için sınıf döküldü doğal olarak. Ben 70 aldım. Bir insan nasıl 70 alabilir diye suçlanır mı ya? Vallahi suçlandım. Bu arada sınıfın yaşça küçüklerindenim. Büyükler yapıyor bu tripleri. Ergen lise bebeleri gibi. Hırs insanı salak yapıyor, karar veriyorum bir kez daha. Bu zor hoca markasever. Sınıftaki sarışınlardan birine kendince laf sokmaya çalışan var. Mavi jeans pantul giymiş diye. O sırada hoca geliyor. Starbucks mugı, prada çantası ile. Kadına çantanız çok güzelmiş diyor laf bükücü. Yağ yakmaya çalışıyor. Kadının umurunda değil. Kadının sözü geçiyor ama kadın yüz vermiyor. Ortam beni benden alıyor.

Ben okuma yapa yapa bir hâl olmuşum mülakat öncesi. Dersteyiz. Bir kadın öğrenci konuşuyor. Eski eşinden ağır şiddet görmüş. Bu nedenle başvurmuş. En ufak kuramsal bilgisi yok. “Bayan, erkek adam dediğin şöyle olacak” gibi ifadeler havada uçuşuyor. Bundan uzaklaşma ihtimali yok. Bir Sünni Türk çocuğu olarak ben böyle konuşsam tefe konacağım, biliyorum. Sıkıntı yok. Ama o okuma listesi neden vardı web sitesinde hâlâ çözemiyorum. Yüksek lisans akademik üretim yeri değil miydi? Ben mi yanlış anlamıştım? Galiba yanlış anlamışım.

Seminer dersi. Tez hocam açmamış seminer. Dünya tatlısı Huzur Hoca’dan alıyorum dersi. Hissettiğim bir şeyin doğruluğunu belli ediyor bir konuşmamızda. Bu bölümde sosyoloji, kamu yönetimi, işletme, iktisat gibi bölümler daha çok seviliyor. Yabancı dil mezunları çeviri yapar gözü ile görüldüğünden seviliyor. Türk dili edebiyatı mezunu ise ne gerek vardı lezzetinde. “Mülakatta senin alınmanı çok istedim, Leyla Hoca da benimle hemfikirdi ama Ada Hoca seni hiç istemedi. Çünkü bu bölümde dilciler sevilmez. Ataerkiliteden uzak dil üretiminin sizlerle olacağını kabul etmiyorlar hatta buna gerekli önemi bile vermiyorlar. Varsa yoksa iş hayatı, para bunların gözünde.” dedi laf arasında. Şimdi herkesin kıçını yırttığı dilde erilliğin hâkimiyetinin son bulması çabası… Eminim bunu o zamanlar önemsiz gören hoca şimdi popüler olduğu için önemli görüyordur (Bunu yazdıktan sonra baktım, evet konu ile ilgili makale de yazmış şimdi. THX GOD! YOU NEVER MAKE ME A LIAR!)

Zaman zaman konferans yapılıyor, derslere konuklar alınıyor. Yapılan konferanslardan birine eşcinsel bir trans gelmişti. Cinsiyet değiştirme ameliyatı ile kadın kimliğine kavuşmuş ancak lezbiyen olduğu için de kız arkadaşı var. Konferans bitti, ben onun anlattıkları ile aydınlanma yaşadığımı falan düşünüyorum. Sert feminist görünümlü, beni ötekileştirenlerden biri dedi ki dışarıda “Madem kadınla birlikte olacakmış neden dönmüş?” Başımdan aşağı kaynar sular indi yine. Bu saçmalıklarını hocalara çaktırmıyor tabii. Başkası böyle tepki verse aşağılayacak. Bölüme feministler alınıyor sözde.

Ödevler veriliyor, yazılar yazılıyor. Dipnot göstermeyi, kaynakça hazırlamayı bilmeyen o kadar çok insan var ki sınıfta. Benim yaptığıma ne gerek vardı diyen oldu. 2011 olmuş, nasıl bilmezsiniz diyordum ama doktorada bile bilmeyen gördüm. Yüksekte de bilmeyiversinler.


Şimdilik bu kadar. Zaten sinirli günümde olduğum için yazdıklarımdan bir kısmını aktarayım dedim. Devamı TİK'ten sonra....

12 Nisan 2015 Pazar

Modern Zaman Günah Batağı: Instagram Odağında Müslümanlık-Kul Hakkı-Dedikodu Üçgeni

Bir yalanla başlayalım, %99'u Müslüman olan bir ülkede neler olmuyor ki! (Siz hâlâ %99'u Müslüman sananlardan mısınız? Ha, Anadolu'nun kıçı kırık dandik bir memleketinde yaşamınızı idâme ettiriyor yahut Gazi Üniversitesi gibi muhafazakarlıkla -oruç tutmayanı dövme muhafazakarlık örneği- meşhur bir üniversitede okumuşsanız hâlâ bu yalana inanabilirsiniz, izin verdim.) Amma velâkin bizim konumuz maalesef bu değil. Bahsettiğimiz %99'un rahat %40'ı (hep böyle sallamasyon sayı, oran falan vermek istemişimdir. şimdi onu değerlendiriyorum) kendisini muhafazakar olarak tanımlar. Zaten hepimiz dini en iyi şekilde bilmekteyizdir. Bundan yana hiç birimizin kendinden şüphesi yoktur. Olmasına da gerek yoktur zaten. Nasılsa her birimiz ayrı bir dünya, ayrı bir muhteşem, ayrı bir eşref-i mahlukat, ayrı bir dahi ve ayrı bir aydınız. Hâlbuki olan aslında daha farklıdır. Fakir beyinlerimiz iki gıdım teknoloji sayesinde kendi çevremiz dışındaki hayatlarla tanışınca çıldırmıştır. Bunun en güzel örneği ise instagramdır. Şimdi instagramkolik insanların nasıl Müslümanlık'tan (+den/+dan ayrılma hâl eki) uzaklaşmakta olduğunu anlatmaya çalışacağım sizlere.

Öncelikle belirtmek gerekir ki "dedikodu" denen kavramın İslami tanımı belirgindir: "Kişinin duyulmasından yahut konuşulmasından hoşnut olmayacağı kusurlarının-özelliklerinin-yaptıklarının başkalarına anlatılması". Çok belirgin bir tanım olduğunu düşünüyorum bunun. Kişi hakkında doğru ya da yanlış hatalı-eksik şeylerin başkalarına iletilmesi onun hakkında başkalarında kötü düşünce doğuracağı için kul hakkına girer. E kul hakkını da Allah affetmez. Kul affederse ancak affolmuş sayılır. Ancak ahirette o dedikodusunu yaptığın kul, eğer ki denildiği gibi orada kendi derdine düşecekse affedersin ama ağzına sıçsan o hakkı helal ettiremezsin. E bu durumda uzak durulması, dikkat edilmesi gerekilen bir şey bu dedikodu. "Kardeş eti yemek" şeklindeki bir benzetme içeriyor yine terminolojide. İlginç yani. Tiksinç, uzak durulası. Amma çoğu Müslüman ne yapıyor, herkesin kıçındaki pantolondan başındaki eşarba, aldığı nefese kadar dedikodusunu yapıyor. Teknoloji de bir güzel sizi sevk ediyor. Nasıl mı? Haydi bir de bunu anlatalım! (Haydi gel benimle ol oturup yıldızlarda bakalım dünyadaki resmimiiiizeeeee)

Önce şuradan başlayalım. Normal şartlar altında dedikoduyu çevremizde tanıdığımız insanlarla sınırlandırırız. Maksimum TV'de gördüğümüz 2-3 ünlü dedikodu soframızın tuzu biberi olur. Gün içinde toplasak 10 kişinin dedikodusunu yaparız (ayh sayılaaaar <3) Annelerimiz güne gittiğinde "Ayh, dedikodu yapıyorlar orada, ben gitmem taaaammıaaa" şeklinde cümleler dahi kurarız. Hâlbuki dedikodu yapıp yapmadıklarını bilmemekle beraber bu hoşnut olunmayacak cümle vesilesi ile tekrar kardeş eti yeriz (ay, korku filmi gibi, çok seviyorum bu kardeş eti lafını). Aslında her birimiz aynı bokuzdur. Her neyse. Elimizde akıllı telefonumuz, sadece fotoğraf-resim paylaşılan bir mecraya gireriz (feysbuktan ve hatta tivitırdan daha yatkın dedikoduya bu mecralar). Bu mecra tahmin ettiğiniz üzere instagramdır. Öncelikle anasayfamızda bir geziniriz. Arkadaşlar ne yemiş ne içmiş, gözümüze gözümüze nelerini hangi mutluluklarını sokuşturmuşlar falan. Bunları incelerken zaten bir posta kendi kendimize yargılarız insanları. Sonra sıra gelir heşteglerde ne var ne yok bakmacaya. Bitmek bilmez bu gezinti. Kendimiz her şeyi yapabiliriz, zira kendimiz dini en iyi bilenizdir. Başkası bilemez. Başlarız kıyafet eleştirmeye, başlarız böyle tesettür mü olur demeye. Kişi kendinden sorumlu iken, evrimin son noktasına ulaşmış bir zihin yapısına kavuşmamışken her şeyi eleştirme başlar. Sonra kendimiz bunlarla ilgili "kepsler" paylaşmak sureti ile farolaştığımız herkesi bu dedikodularımıza, eleştirmelerimize, ahlak dersimize, Tesettürlü zat-ı muhteremin saçı gözükmüştür yandan, şaldan boynu gözükmüştür, fazla renkli giymiştir, fazla dar giymiştir. Her birimiz mükemmel Müslüman olduğumuz için de onu eleştirme hakkına sahibizdir. Kardeş eti yedikçe (ooo yeeee) daha da mükemmel Müslüman oluruz. Zira onun o kıyafeti bizim yaptığımız dedikodudan daha büyük günahtır -bizce-. Elimizde bir günah ölçer yok iken cennetlik-cehennemlik ayrımını yaparız. 

İşte sevgili gönül dostlarım (ooo yeee! işte bu! işte bu! tam havaya girdim), instagram denen Yahudi bozması bu mecra (biraz nefret söylemi ile şıklaştıralım yazımızı) bizleri aslında kardeş eti yemeye sevk eden, rezil rüsva bir mecradır. Günde 10 kişinin dedikodusunu yapacakken bu instagram sayesinde 20, 30 ve hatta 500 kişinin dedikodusunu yapabilir hâle geldik. Bu Yahudi oyunu ile zihnimize egemen dış mihraklar cehennemi garantilememizi istiyorlar. Böylece Müslüman toplum gittikçe bozuluyor.

Ve'l hâsıl-ı kelâm, ecnebilerin ve hatta gavurların bizlere oynadığı bu oyuna düşmeyelim. Instagram hesaplarımızı bir bir kapatıp tövbe edelim. Diğer tarafta hakkını yediğimiz bu insanların bizi affetmesi için dua edelim ve bir daha böyle mecraları kullanmayalım. Hayırlı günler dilerim hepinize!

(Kendimden geçtim sonlarda resmen ha!)

14 Mart 2015 Cumartesi

Bir Romantik İslamcının İlk Buluşması

-ah, kitap kokusu... ne güzeldin sen. elektronik kitaptan hiç aynı zevk alınır mı? kokusu olacak kitabın kokusu!
-neden böyle diyorsun ki şimdi? önemli olan bilgi edinmek değil mi?
-bilgi de önemli tabii ama o koku yok mu... elektronik kitap okuyuculardan aynı tadı almak mümkün mü? kitap kitap gibi kalmalı. binlerce yıldır bu şekilde, sahifelerde, yapraklarda yer almamış mı metinler? bunu bozmak niye?
-yahu, iyi güzel hoş da matbaa da sonraki teknoloji. "nerede hattatların sigara kokusu? onlar olmadan kitap okuyamıyorum" diyeydin bari.
-olur mu efendim? ne alakası var?
-şunu kabul etsene sen, teknolojiye uyum sağlayamıyorsun. osmanlı'da olsan matbaaya karşı çıkanlardan olurdun. bak işte, bilgi daha hızlı bir şekilde yayılıyor artık. islamcı olmak için saçmalamayı kessen. ayrıca çay içerken yüzünü ekşitiyorsun. mecbur değilsin içmeye. zorlama kendini.
-ne alakası var?! damağım yanmıştı akşam, ondan o.
-e o zaman iyileşene kadar içme. su, soda, limonata iyi gelir.
-neden ben sana soracak mışım? seni hassasiyetleri olan bir insan sanıp ondan buluşmak istemiştim seninle.
-hassasiyetlerim var benim. ama senin gibi görüntüde değil. fark bu. şiir paylaşarak insanlığa adım atmış olmuyorsun. şu anda gözümde nasılsın bilmek ister misin?
-umurumda değil ama söyle bakalım.
-tamam umurundaymış. alfred bester'in muhammed'i öldürmek diye bir hikâyesi vardır. en sonda da şöyle bir diyalog:
          "Yanlış." diye tekrarladım. "Beni dinleyecek misin Henry?"
          "Oh, söyle hadi," dedi.
          "Fark ettin mi, sanki bir hayal gibi oldun? Boyut, sınıflama?"
sonuç olarak aslında bir spagetti sosu olmuşlardır bir şeyleri değiştirmeye çalışırken. işte sen o spagetti sosu bile değilsin. çünkü değiştirmeye çalışmadın hiçbir şeyi! sadece kendi kendine yaşadın ama değiştirme çaban varmış gibi göründün insanlara. senden bir bok olmaz dostum! al nargileni ve çayını da git buradan!



nefes nefese uyandı uykusundan. bu nasıl bir kabustu böyle? mesajlaştığı kızla kurtuba'da buluşmasına 3 saat kalmıştı. öyle korkuyordu ki hayatında ilk kez böyle bir rüya görmüştü. hem alfred bester de kimdi? hiç okumamıştı ki. kesin bilinçaltına o pis bilim kurgu seven solcu sınıf arkadaşları sokmuştu kafasına bu adamı. öyle biri var mıydı acaba? araştırmaya üşendi. yatağından doğruldu. önce duşa gitti. ya kız çok güzelse? ya çok etkilenirse? kıza rezil olmamak için duşu uzun tuttu. dişlerini fırçaladı. gidip kahvaltı yaptı. canı sucuklu yumurta çekmişti ama kokar diye yapmadı. onun yerine yumurta haşladı, yağ, peynir ve bal yedi. tatlı olmasaydı nasıl yaşayacaktı acaba. demli demli kupa çay içti. sevmemeye başlamıştı çayı ama içmeliydi. sonra kalktı. hazırlandı. kareli gömlek çok modaydı. onu giyindi. krem rengi pantolonunu geçirdi altına. saçlarını taradı. burberry parfümünü sıktı. aslında çakma idi ama kimse bunu bilmiyordu. orjinali kadar kalıcı olan bir çakma bulmuştu. onunla devam ediyordu kullanmaya. işe maaş almaya başladığı gibi orjinallere geçecekti. işi olmazdı onun bunlarla yoksa. içi üst sınıftı. sadece parası yoktu şimdilik. allah'ın izniyle kendisi de birçok benzeri gibi sınıf atlayacaktı. ailede yoktu ama kendisi sınıf atlayabilirdi pek âlâ. buluşmaya 1saat kala evden çıktı. hafta sonu idi ne de olsa. trafik olmazdı. yetişebilirdi. zaten hanım değil miydi o, kesin geç kalırdı. telefonuna baktı mesaj var mı diye, yoktu.

otobüse bindi. çantasından itibar dergisini çıkarıp okumaya başladı. amacı ezberlemekti şiirleri. kıza bunları okuyacaktı. aklına alexander palavros (metnin devamında "a.p." diye kısaltılacaktır) geldi. acaba onun kitabındaki bölüm başlarındaki şiirleri mi kullansaydı. içli gibi. düşünceli gibi...

düşüne düşüne geldi kurtuba'ya. oturdu, çay söyledi. aslında kahve içesi vardı. bekledi, bekledi... yaklaşık yarım saat sonra hanım hanım çıtı pıtı bir kızımız yanında peyda oluverdi. çok esmerdi. minyon tipliydi. gözleri büyük, burnu küçükçeydi ama orantısızdı. içinde bi sıkıntı oldu. "belki sohbeti iyidir. arkadaş oluruz." dedi. konuşmaya başladılar.

sohbet koyulaştı. kızımız hiç zannettiği gibi birisi değildi. gerçekten de islamî hassasiyetlerle yoğrulmuştu. bilmeden konuşmuyor, emin olmadığı şeyi belirtiyordu. birçok kişiyi (özellikle de bazı şairleri) sadece çıkar için böyle davranmakla suçluyordu. hiç alışık değildi böyle bir tavra. kendinden emin değildi artık. ama o bu yola baş koymuştu, dönemezdi. bir ara araya şiir sıkıştırmış olmak için;

-a.p. bir kitabının bir bölümünü kendi şiiri ile açar. der ki "Bu fenada bir garipsin / Gülme gülme, ağla gönül / Derdin dahi çoktur senin / Gülme gülme, ağla gönül" ne kadar da içli...
-a.p. mi yazmış bunu?
-evet.
-emin misin?
-tabii ki eminim! o kadar yıldır okurum ben a.p.'yi.
-ahahahahahhahaha
-ne oldu?
-yunus emre'nin o.
-yok canım.
-hatta şöyledir: "bir garipsin şu dünyada / gülme gülme ağla gönül / derdin dahi çoktur senin / gülme gülme ağla gönül / ebubekir sıddık veli / odur peygamberin yari / hani ömer, osman, ali / gülme gülme ağla gönül / bir gün ola ecel gele / kullar kulluğunda kala / cümle mahluk toprak ola / gülme gülme ağla gönül /işi gücü cevr u cefa / dünya kime kıldı vefa / hani muhammed mustafa / gülme gülme ağla gönül / onlar cihane geldiler / hep gittiler kalmadılar /gülmediler ağladılar / gülme gülme ağla gönül / aşık yunus söyler sözü / kanlı yaşlar döker gözü / eğer yazın eğer gözün / gülme gülme ağla gönül" şimdi sen buna a.p.'nin mi diyorsun?
-nasıl yani? gerçekten böyle mi bu şiir?
-çok bildiğini sanıp iddia etmesen keşke. kimse boşa uyarmaz seni.


çok zoruna gitmişti. bir hanım ondan çok bilmemeliydi. bu kız artık arkadaş olarak bile yanında kalamazdı. birkaç kelam daha ettikten sonra yine edebi sohbet etmek üzere anlaşıp ayrıldılar. ama bir daha bu hanım kardeşimizi aramamaya karar vermişti.

evine gitti. yine tivitıra girdi. "en iyisi" dedi, "ben birkaç şiir paylaşayım. yeni birileri lazım." sonra durdu. aklına mehmed akif geld. tek mısra tüm geceyi hallederdi.
"asrın idrâkine söyletmeyiz islâmı."
geceyi üç yeni romantik islamcı kızla tanışarak kapattı...

6 Ağustos 2014 Çarşamba

Buluşmaya Adım Adım Yaklaşırken Bir Romantik İslamcı Heyecanları

Damağı fazla sıcak çaydan yanmıştı yine. İçinden küfrediyordu kendisini çaya alıştıran bu düzene. Çay içmese ne öğrenci olduğuna ikna edebilirdi insanları, ne edebiyatla ilgilendiğine ne de Müslüman olduğuna. Şarttı çay içmesi. Çay şakirtin mazotuydu bir kere. Kahve yozlaşmış gençlerin işiydi, ecdadını red idi (çayın kahveden sonra Osmanlı topraklarına gelmiş olmasını es geçiyoruz burada). Biz Osmanlı soyuyduk, o evliyalar gibi çay içmeliydik. Ancak çay-sever evliya olarak sadece Bediüzzaman'dan bahsedebilecek olsak da o da ecdadımız idi.
Eline Bediüzzaman'dan satırlar aldı. Şu satırları okuyunca duraksadı; "Evet iki sene evvel, bütün Ramazanda üç ekmek, bir okka pirinç ona ve dört kedisine kâfi geldiği gibi; bir sene evvel üç fırancala, bir Ramazan yine kâfi gelmişti. Bu Ramazan-ı Şerif’te otuz günde, yarım okka yoğurtla, yarım okkadan daha az pirinç ve dört kuruşluk bir fırancala yediğini (yalnız bir-iki kupa çay içmek ve iftar zamanında bir çay kaşığı bal yemek müstesna) başka bir şey yemediğini bizzât müşahede ettik." Demek "kupa" o zaman da vardı. O zaman da "kupa" deniyordu. Gerçek bir İslamcı olma yolunca ince belli bardak tercih etmesi şart değildi. Bu satırları aklına yazdı ve kupa ile çay içtiğini gören arkadaşları surat eğerken bu satırlardan bahsetmeyi, Hoca Hazretlerinin de çayı kupa ile içtiğini belirtmeyi düşündü. Olası diyaloglar kafasının içinden ardı ardına geçiyordu. Diyaloglar yavaş yavaş tıkanmaya başlayınca kendine gelme belirtileri zuhur etti. Bir kız DM'den yanıt vermişti kendisine. Israrcı ve abazan görünmemek adına biraz seyrek yanıt veriyordu kendine zor hakim olarak da olsa. Elbet bir gün o da başaracaktı ve o güne yaklaştığını hissediyordu.

Feysbuk'a girdi bu sefer. Hatun kişi ile burada da arkadaş olmuşlardı. Daha rahat yazılıyordu 140 karakter sınırı olmadan. "Feys kasıyor, Sıkayp'a gel" diyecekti ancak sapık sanılmaktan korktuğu kadar aşırı klişe bulunmaktan da korkuyordu. O, nevi şahsına münhasır bir bey gibi görülmek istiyordu hatunlar tarafından. Şimdi de bir ileti yazması gerektiğini düşünüyordu. Filistin çok da umurunda değildi ama onunla ilgileniyor görünmek hem romantikliğin hem de İslamcılığın gereklerindendi. Halbuki o ana kadar Lazkiye olsun, Uygurlar olsun biri umurunda olmamıştı, Müslüman olsalar dahi (desteklemesi için Müslüman hatta mümkünse Sünni ve Hanefi bir Müslüman topluluk olması gerekiyordu). Yanlış bir yeri desteklemiş olsa sonra Allah'a bunun hesabını nasıl verirdi? Destek olmamanın açıklamasını yapmak çok daha rahattı. Güçlenmesi gereken Allah taraftarı bir topluluğu nasılsa Allah yüceltirdi zaten.

Düşündü, düşündü... Filistin'den de biraz uzaklaşmak lazımdı artık. Ayrıca Gülen'i mi sevmeliydi, Erdoğan'ı mı bilemiyordu. Hangi yöne kaymalıydı. Biraz bu konuda da düşünmesi lazımdı. Kim kazanırdı acaba? Daha sonra başına kim bela açmazdı. Hala karar veremediğinden konu hakkında yorumda bulunmuyordu. Değişiklik yapmalıydı. Risalelerden bir şeyler koysa... Çok da sağa sola dokunmaz ama beğenilecek bir şey... Ayrıca "layk" almaktan çok hoşlanıyordu feysbukta. Belki birisi "Paylaş-Share" butonuna basardı da biraz daha yayılırdı sözleri. Sevenleri artardı belki. İnsanlar saygı duyardı kendisine, sosyal medyada da olsa ve 3 saniye sonra unutacak da olsa. 

"Vahdet-ül Vücud meşrebine sebebiyet veren aşkın enva’ından en mühim sebeb, aşk-ı dünyadır. Mecazî olan aşk-ı dünya, aşk-ı hakikîye inkılab ettiği zaman, vahdet-i vücuda inkılab eder. Nasılki insandan şahsî bir mahbubu, muhabbet-i mecazî ile sever. Sonra zeval ve fenasını kalbine yerleştirmeyen bir âşık, mahbubuna aşk-ı hakikî ile bir beka kazandırmak için, Mabud ve Mahbub-u Hakikî’nin bir âyine-i cemalidir diye kendini teselli eder, bir hakikata yapışır." satırlarını uygun buldu iletisi için. Feysbuk'un harf sınırını da zorlamamış oldu seçtiği bu bölüm ile. Bazen bildirimler gecikiyor diye rifıreş yaptı sayfaya kaç layk aldı, kaç kişi yorum yaptı bir an evvel görebilmek için. Bir yandan da bu halinin ruh hastalığı olup olmadığını sorguladı ancak "e herkes böyledir herhalde" diyerek bu endişesini üstünden attı.

Gecenin ilerleyen saatlerinde paylaştığı metni aldığı "Barla Lâhikası" üzerine yürüşmekte olduğu hatun kişi ile konuştu. Aslında daha çok hatun kişinin yorumlarını okudu, birkaç ekleme yaptı. Katılmadığı hiçbir şeyi belirtmedi. Soğutmamak lazımdı kızı kendinden. Ne de olsa uzun zamandır yürüşebildiği ilk insandı. Bu kızı kaçırmamalıydı. Arada bir de "Kurtuba"ya gittiğini geçirince kız, "Oldu bu iş!" dedi. "Sevdiğin bir yer ise yüz yüze tartışmak isterim seninle bunları" dedi. Hatun kişi ise "Elbette! Hem güzeldir çayları!" dedi. "Hay çay gibi... Damağım şiş hala!" diye geçirdi içinden ancak, "Çayı güzel olduğu sürece her yer uygundur bana!" dedi. Böylece hafta sonu buluşmak üzere konuşmayı o günlük sonlandırdılar.

Yatağa girdiğinde kızı düşündü. Kendisinden 2 yaş küçüktü. Fotoğrafını görememişti çünkü profilindeki tüm resimler ya bebek fotoğrafı idi ya da üstüne börtü böcek konmuş çiçek. Birkaç da su damlası, kar tanesi falan vardı. Nasılsa bulurlardı birbirlerini. Bunları düşünerek uyumak için kendisini zorladı. Sabah uyandığından kendisini "sevgilisi olan bir bey" gibi hissediyordu.

27 Haziran 2014 Cuma

bir tatlı huzur alınamayan geceler...


tivitırda geçirdiği günler ona bir türlü muhafazakar ve edepli bir kız arkadaş getirmemişti. getirsin diye her gece dua etmeye devam ediyordu ama arkadaşları bir bir islâmî şiir seven hatunlarla takılırken kendisi halen yalnız takılıyor, hayırlı bir eş adayı bulamıyordu. neden böyleydi bu hayat onun için çözemiyor, bir yandan "vay aq bu hatun da bu herife yazdı ya la?!" diye tepkisini koyarken bir yandan da isyan etmemeye çabalıyordu. halbuki o "aq" kim içindi orada, kime koyuyordu? kadere mi koyuyordu? kadere koyuyorsa allah'a da aslında isyan etmiş olmuyor muydu? yoksa sadece noktalama olarak küfredecek kadar hastalıklı mıydı? işte bunları düşünmeyi akıl bile edememekle birlikte kendisini çok edepli, müselman ve olması gereken "erkek" modeli olarak görüyor ve "aq"ya tepki koyanları pis, leş, çirkin ve ahlaksız feministler olarak tanımlıyordu.
bu sıralar ailesini ziyarete gidecekti. onları ziyaret dini vecibesi idi. anasının babasının elini öpmesi lazımdı. iyi bir müslüman bunu yapmalı, sevdiceğine yahud sevdicek adayına bunu belli etmeli idi. memleketine gitti, ana-babasının evinde çek-in yapıp tivitırda da paylaştı. tam 15 fav 4rt gelmişti. 19'u da farklı insanlardı ve 17'si hatundu. işte buydu, yapması gereken buydu. hanımlar bu konularda daha hassaslardı. anne-babasına ve hatta kardeşlerine düşkün bir erkek birey (pardon bu solcu hikayesinde yer almalıydı) evlenilecek harika bir beydi (bu oldu).
anne-babasının evinde 4 gün geçirdi. bu 4 günde kafayı yememek için kendini zor tuttu. annesiyle babası devamlı kavga ediyorlardı. zaten evlendikleri gün başlamış gibiydi bu kavgalar ama boşanmaları halinde el âleme ne diyeceklerini düşündüklerinden boşanmıyorlardı. ancak o mutlu bir yuva kurmasının yolunun mutlu bir aile tablosu çizmekten yana olduğunu biliyor ve babasıyla beraber cuma namazına gittiğini (aslında gitmiyorlardı) tivitliyor daha sonra anneciğinin kendisi için yaptığı yemeklerin fotoğraflarını "annemin güzel ellerinden, tamamen evladına duyduğu sevgiyle lezzetlenmiş. canım anacım" gibi ifadelerle paylaşıyordu. hatta karnıyarık fotoğrafına instagram'da "#babamın #buakşamki #favorisi #karnıyarık #loveuall #happyfamily #foodporn" yazmıştı. oysa o iş hiç de öyle değildi. babası akşam açlıktan kıvrandığı için (aslında sabırsızlıktan) kadıncağızın başının etini yiye yiye fırından erken çıkarttırmıştı karnıyarığı. sonra da yemekte "bir türlü öğrenemedin yemek yapması. pişmemiş bu, çiğ çiğ yediriyorsun. tenya gelecek vücudumuza senin yüzünden. zaten ev de leş gibi sigara kokuyor, bir düzgün silmiyorsun ki evi" diye kızıp duruyordu. sigarayı da kendisi içiyordu evin içinde, asla balkonda içmezdi. ama kokuya "çare" bulamadığı için tüm suç kadıncağızındı. bizimki de hiç oralı olmuyor, löp löp yemekleri mideye indirmeye bakıyordu. evlense bir, yemek derdi de kalmayacaktı. yemek yapamayan hatun olsa da olurdu, nasılsa zamanla öğrenirdi. 1yıla kalmaz mastır digriye ulaşırdı hatun her akşam yemek yaparak. kendi ulaşamamış olsa da hatun ulaşırdı.
3.gece yatağa yattığında ailesiyle yaşamadığına bir kez daha şükretti. onların yanında yaşamaya devam ediyor olsaydı ruh sağlığını şimdiye kaybetmiş olabilirdi. yahud onlardan ayrı olmaya alışınca artık çekemez olmuştu. bilemiyordu. ama sonuç olarak çok şükürdü.
4. gece babası oğluna "yarın gidiyorsundur artık herhalde. okulun var. ne diye geldin anlamam" diyerek çıkıştı. annesi, "önce dersin yavrum, düşünme bizi" dedi. halbuki kendisi de annesinin evinde kendisini ağırlamak istemediğini (çünkü çok dağınıktı) biliyordu. ders falan bahaneydi. ne var ki tivitır'da "ailemle son gecemiz. hepimiz ayrılacağımız için çok üzgünüz :( allahım ayrılıkla sınıyor bizi" yazdı.
5.gece artık kendi evinde kendi yatağındaydı. bu aile ziyareti sayesinde bol manşorlaşma dönmüştü. kimse ailesi ile bu kadar iyi vakit geçirmekte olan bir beyin bu kadar uzun süre tivitırda olmasını sorgulamamıştı. 7 hatunla muhabbet ilerlemişti. ikisi ile dm'den yürüşüyorlardı ancak biri ismail kılıçarslan sevmiyordu. oradan eksiyi almıştı. diğerinin ise takipleştiği çok fazla erkek vardı. dini hassasiyetleri yönünden şüpheli idi ama yine de umudu vardı zira profilinde bir bebek fotoğrafı vardı. kendine dair olan fotoğraflarda ise sadece elleri veya ayakları görünüyordu. kendi yüzünü saklaması hoşuna gitmişti. ayak ve el fetişistlerini hesaba katsaydı bu fotoğraflardan da rahatsız olacak hatta bu çok sayıdaki fetişiste ettiği hizmet sebebi ile kızla bir daha görüşmeyecekti. ancak o karakoç okurdu, o el ve ayaktan şiirde bahsetmişse sorun yoktu onların herkesçe görünmesinde. ondan el almış sayılırdı.
7 ayet-el kürsi'yi okudu. daha rahat edebilmek ve çevre yapabilmek adına biraz şiir karalamaya başlamasının gerektiğine karar verdi. ayrıca bu iki kızdan birini tavlamalıydı artık. en azından bir ilişki deneyimi olmalıydı ki hayatının kadını ile tanıştığında ona karşı bir hatası olmasın, ne zaman ne demek istediğini anlayabilsin. ne de olsa tüm kadınlar aynı idi. hepsi aynı tripleri atardı. tek tiptiler -en azından onun gözünde-. kendisini yatakta boşluğa bırakarak ertesi gün bunun üzerinde çalışma ümidi eşliğinde gözlerini kapadı.

24 Haziran 2014 Salı

bir tatlı huzur alınmış bir akşam



evin boş bir tepeye bakan balkonuna oturdu. nargilesinin közünü yerleştirdi. çayı olmak üzereydi. biraz duman çekme çabası ile nargileyi açtı. saatine baktı, 20 dakika olmuştu çayı demleyeli. "bisssmillaahhh" deyip yerinden doğruldu, ocağa yanaştı, raftan ince belli bardağını alıp tezgaha koydu. bir "bismillahhhh" daha çekip çayını doldurdu. bardağına altlık almadan balkona geçti. bir şey eksikti. "pisküvi!" dedi. gitti, tabağında bim'den aldığı bisküvilerden bir karmaşa yarattı. sırıtarak tekrar balkona geçti. sonra bisküvileri çaya banıp yerken nargilesinden birkaç fırt çekti. o gün olanları düşündü. herkes için içinden bol bol "pezevenk" ve "orospu" dedi. birkaçının arkasından da demişti birilerine zaten. umursamadı. ne de olsa her daim kendisi haklı idi.
en yakın arkadaşı sevgili "yapmıştı". onu düşündü. yalnızlığına kederlenip "ulan yine tavlayamadık birini" dedi seslice, dumanı savurdu. karpuz suyu az, tütünü sert olmuştu nargilenin; genzini yaktı. biraz zaman geçti. çay acımaya başladı. tekrar bir çay daha demledi. gece yarısına yaklaşmıştı. "tivitır'a gireyim bakalım" dedi. birkaç yeni farovır vardı. ikisi hatun. nasıl yürüyeceğini düşündü hatunlara. tanımıyordu ama uğraşmazsa da yalnız ölecekti. o da istiyordu artık birisi ile evlenip yüzüklü parmaklarını kapak resmi yapıp "çok şükür, allah muvaffak etsin" demeyi feyste. "erken boşalma sorununu çözmeden nereye muvaffak olucam ulan" dedi içinden, sonra da "kimseye çaktırmamalı" diye düşündü. 
düşündü, düşündü. nasıl yürümeliydi. hemen dm'den yürüyemezdi. onun gibi bir romantiğe, duygu insanına, muhafazakara yakışmazdı. "önce" dedi, "biraz şiir paylaşayım." odasına gidip sezai karakoç, necip fazıl, ibrahim tenekeci, ismail kılıçarslan, osman konuk kitapları ve birkaç sayı itibar dergisi aldı. başka şair ve dergi bilmesine gerek yoktu. çünkü muhafazakarlar sadece bunları bilmesini yeterince "entelce" görüyorlardı. gerekli ortamı sağlıyorlardı bu şairler ve dergi.
açtı ve bakmaya başladı, nasıl dizeler paylaşmalıydı tivitırda. "uykudur tanrının en hayırlı evladı" hımmm, bunu yatarken yazmalıydı. bir köşede dursun. "güzeldim de galiba bunu nasıl söylesem / eline sağlık tanrım leyla çok güzel olmuş / tanrım eline sağlık, dünya da çok güzel olmuş / keşke biraz ölmesem." bunu daha 2hafta evvel yazmıştı. olmazdı. arandı arandı... "kul vefasızsa kader ne yapsın diyememekten /korkuyorum allah'ım ve görünürde bir yorgan yok" yazdı. daha vurucu olacağı kesindi. "çile'den mi paylaşsam lan?!" dedi, "öz ağzımdan kustum kafatasımı" mısrası aklına gelince vazgeçti. "neyse" dedi, "üstaddan daha çok malzeme çıkar, ekmeğini yeriz elbet." böyle böyle birkaç dize paylaştı. birkaç erkekle manşorlaştı. bu gece de kıt geçmişti. hiçbir hatun kendisine manşor atmamıştı. belki sabaha düşerdi bir-iki tane. manşor olmasa da on yeni takipçi edinmişti ki altısı kızdı. iyi ilerleme idi bir gece için. 
bilgisayarını kapattı, nargilesini ve bulaşıklarını toparladı. ocağın üstünde köz hazırlamak da pis işti, artık bir mangal alsa iyiydi. sigaraya karşıydı. ama nargile iyiydi. yarın sabah da okuldan birkaç romantik müslüman kız kardeşine nargile içmeyi teklif etmeyi düşündü. sınav dönemiydi, kesin gelirlerdi. gerindi ve yine sevgilisiz olarak yatağına girdi. o yüzüklü parmak fotoğrafını düşündü. muvaffak olamamaktan gelecek olan utancını düşündü. "allahım sen büyüksün. doktora da gidemem ya bunun için! sen bana yardım et." diye dua edip yatağına oturdu, yedi ayet el-kürsi okuyup uzandı. rüyasında muhafazakar bir genç kızla aleksandır palavros eşliğinde çay yudumladıklarını gördü.

5 Mart 2014 Çarşamba

Her Dünyanın Hastalığı Kibirdir Kardeşim!

Efendim, bana dini referanslarla gelerek kadın ezmeye çalışan tipler için biraz da bu anlatımım. (Sinirim geçmiyor, geçemiyor ve ve düşündükçe, durdukça ezecek şeyler aklıma geliyor. Ne çok zaman olmuş "erk"e vurgun insanla tartışmayalı; körelmişim, her şey aklıma geç gelir olmuş. Neyse) Bunun dışında da zaten kibirli olup da kibirli olmadığını zanneden müselman kardeşlerimiz için. Icık götünüzü başını toparlayın diye, uyarı mahiyetinde.

İşte, lisanstayım, ikinci sınıfta falan sanırım. Hocamızın biri ödev olarak çeviri ödevi vermiş. İşte Amerika'dan bir kitap getirmiş hocamız (ismini ne yazık ki hatırlamıyorum, hatırlasam indireceğim ya da alacağım bir yerlerden), bize de bölüştürmüş çevireceğiz işte sınıfça. Bu arada, hocamız İngilizce biliyor, yani oradan kendi kendine faydalanmamıştır herhalde. Dil sıkıntısı olsa hocadan kıllanırdım. Kitap çok ilginç bir kitap. İslam Edebiyatı üzerine. Dönemin İslamî tartışmaları ile şekillenen şiirlerden bahsediyor.

Bana sanırım 25 sayfa civarında bir yer düşmüştü (ulan, tüm kitabı alaydım ya fotokopi olarak! Şimdi şimdi anlıyorum kıymetini). Tüm sınıf sövüyor tabii böyle bir ödeve. Demesi ayıp, tercüme ofisine veren felan vardı ödevi. "O kadar yüksek burs alınca böyle rahat para savuruyorlar herhalde" diye düşünmüş ve çok sinirlenmiştim. Bir kısmı da sevgilisine çevirttirdi. Ben de bir arkadaşımdan yardım aldım ama beraber çeviriyorduk ve sonrasında da hocaya gidip "ama zor metindi hocaaaam bikbikbik" diye ötmeyen yine tek ben oldum, kendileri tek cümle çevirmemişken ötüp durdular. Ha, o dönemde benim de yaptırabileceğim birisi olsaydı çevremde yaptırır mıydım ödevi ona bilmiyorum ama şu andaki etik anlayışımla hiç uyuşmuyor. O zamanki etik anlayışımın sertliğinden şüpheliyim ve net hatırlamıyorum. Neyse. Metin çok ağırdı ama gerçekten de. Hatta tercüme ofislerinden birisi arkadaşlardan birisine "bir daha böyle metin getirme bize" demiş falan. Kız öyle demişti. -Reklamlaaaar-

Benim çevirdiğim kısımda bilimum her peygamberin isminin İngilizce karşılığını öğreniyordu insan. Uzun uzun 12. yüzyıldaki İslamî tartışmalardan "Yaratılış"ı ele alıyordu o bölüm. Çok ilgimi çeken bir kısım olmuştu. Aynı şekilde bana yardım eden arkadaşım da "çok mantıklılar laaaaan" diyerek gözlerini fal taşı gibi açmıştı. Şimdi o metindeki en dikkat çekici ve asla unutmadığım ve muhtemelen de unutmayacağım tartışmayı size özetlemeye geldi sıra. ("Amanın bu hatun münafııııık" nidaları ile gelmeyin bana bunları aktarıyorum diye. Emin olun o dönemdeki din alimleri şimdikine bin basar, dertleri "Aleviler şöyle, Sünniler böyle"den çok daha öte ve kafayı çalıştırmışlar.)

Efendim, 12. yüzyıldaki İslam alimleri "şeytanın cennetten kovulması" konusunda oldukça düşünmüşler. Bu varlık neden kovuldu? Suçu aslında neydi ya da gerçekten de suçlu muydu? Bize burada farklı bir şey anlatmaya çalışıyor olabilir miydi Yaratıcı? Bir grup bir önerme ile karşımıza çıkıyor önce. Diyorlar ki özetle; "Allah insandan evvel şeytanı (melek olmayan, iradesi ve düşünme kabiliyeti olan, ateşten bir varlığı) yaratmıştı. Onu yarattığında da aynı insana demiş olduğu gibi demişti ki 'Benden başkasına secde etmeyeceksin. Senin tek üstünün, seni tek yaratan Benim." Sonra insanı yarattı Allah. Ardından da şeytana dedi ki 'Bu yarattığım insana secde edeceksin!' Yani Allah bunu diyerek kendi ile çelişmişti. İlk verdiği emre uygun olmayan ve muhtemelen Allah'a aşk duyup düşünebilen bir varlığın reddeceği bir emir. Şeytan da Allah'a olan aşkından bunu reddetmişti. Yani ortada bir suçlu var ise o da Allah'tı. Şeytan burada tamamen aşkının ateşi ile maşuktan vazgeçemeyen olmuştu. Bu büyük aşk ise şeytanın cennetten kovulup lanetlenmesi ile son bulmuştu." Bir açıdan baktığımızda bu önermeyi sunanların haklılığı var. Ancak bu önermeye o dönemde yanıt verenler daha mantıklı bir sav ile ortaya çıkıyor. Diyorlar ki "Evet, Allah şeytana önce sadece kendisine secde etmesini emretmişti. Ancak şeytanın buradaki sınavı farklı idi. Önemli olan insana secde edip etmemesi, ilk emri unutup unutmaması değildi. Şeytanın kibrinin ölçüsünü net biçimde görmekti. Şeytanın Allah'a karşı çıkışı 'Senin ilk emrin sadece Sana secde etmemdi. Senden başka da İlah tanımam. O sebeple insana secde etmem.' şeklinde değildi. 'Ben ateşten yaratıldım o ise pis çamurdan. Malzememiz farklı ve benim malzemem daha kuvvetli. Bu sebeple ben ondan üstünüm ve üstün olduğum için secde etmem' şeklindeydi karşı çıkışı. Yani katıksız kibir. Şeytanın cennetten ve huzurdan kovulup lanetlenmesinin sebebi emri yerine getirmemesi değil, kibriydi. Bu durumda insanlar olarak görmezden geldiğimiz en önemli günah da kibirdir. Kibir sadece kovulmayı değil, lanetlenmeyi ve affedilmemeyi de beraberinde getirir."

Benim çok mantıklı bulduğum bir yanıt bu. "Kibir"in nasıl bir sorun olduğunu görmemizi sağlar mı bilmiyorum. Ama kendisine "Müslüman" diyenlerin oturup bunu tekrar düşünmeleri gerekir. İsrailoğullarının başına ne gelirse kibirlerinden gelir mesela Kur'an'da anlatılanlara göre. Ekler de "Onlar gibi kibre kapılmayın, kendinizi üstün görmeyin" diye. Bu durumda gerzek ötesi bir şekilde "Biz erkekler kadınlardan önce yaratıldık. Siz de bizim parçamızdan yaratıldınız. Yani bizdensiniz, yani biz üstünüz" gibi kibir dolu, kendini ve haddini bilmezce laflar beni çileden çıkartıyor. Kafalarını duvara gömmek istiyorum.

Evet sevgili kendini Müslüman addeden kardeşlerim. Kibrinizi yenmeye ne dersiniz? Üstünüzdeki şu pisliği de atsanız artık, ha? Nasıl olur?

12 Aralık 2013 Perşembe

Erken Bir Yılbaşı Yazısı: cıngıl beeeels cıngıl beeels cıngıl ol dı veey!!!




"Oh, jingle bells, jingle bells
Jingle all the way
Oh, what fun it is to ride
In a one horse open sleigh
Jingle bells, jingle bells
Jingle all the way
Oh, what fun it is to ride
In a one horse open sleigh"

Efendim ben bu şarkı ile büyümüş bir orta sınıf çocuğuyum! Yok, yok itiraf ediyorum, bununla büyümedim. Dedem felan eskiden ara sıra ilahi ama genelde Ferdi Tayfur dinlerdi (bana da arabada devamlı Emmoğlu'yu söyletirdi ya da ben söylemek isterdim orası net değil hafızamda). Ben 6-7 yaşındayken de tamamen ilahi dinleyen bir insana dönüştü. İlk si-di pıleyırlı arabasında 20 si-disi vardı ve tüm si-diler ilahi sidisi idi! Teyzem kurtuluşumdu, pek eğlenceli idi. Tarkan dinleyip oynayabilirdin teyzecikle. Çok komik figürleri vardı. Bir de çocuk aklı tabii, kalça çıkığı sebebiyle kalça şekli yamuk ve topallayan teyze çok komik görünürdü göze (gerçi teyzem aslında aile içindeyken -damatlara gelinlere çaktırmaz- fazlasıyla komik ve eğlenceli bir kişiliğe sahip. Belki rahatsızlığı olmasa da aynı seviyede komik gelirdi o yaştayken de, bilemiyorum). İlerleyen yıllarda o da ilahilere sardı. Mesela şu inci swf'sinde olan "Camiye Gidiyorum" ilahisini ben ilk teyzemde dinlemiştim. Hatta teyzem mahalle çocuklarını da toplayıp din dersi verir oldu sonradan. Anne babalar isteyerek çocukları teyzeme gönderdiler. Zaten anasınıfı öğretmeni idi, sırf bu dindarlığı sebebiyle yıllarca onu tercih edenler oldu. Sonra bir gün başkasının anlatımına teyzem beni de sürükleyince (sanırım lisenin başındaydım) olan oldu. Ortamın çıkıntısı oluverdim. İnançsız değildim, ama anlattıkları da saçma geliyordu. Özellikle "inşallah" demem yönündeki ısrarları fenalık geçirtecekti ki her Adnan Oktar kızlarını görüşümde aklıma gelir. "İnşallah ben geldim hanım"lı o klasik "fıkrayı" anlatıp bana bu tip kelimelerin önemini empoze etmeye çalışmışlardı. Anlamadığım neden dıştan dememizi istedikleri. İçten desek size ne mesela? Bilmesi gereken bildikten sonra size ne ellaaaaam? İslam alimi bile olsam sanırım bu çıkıntılıklarım sebebiyle teyzemin gözünde hep "inancı zayıf" ve "anlamaz" görüneceğim. Ama çok da umurumda değil, tuhaf geliyor sadece bu inatları. Neyse.

Sonra halamlara geçeyim. Küçük olan halam ve eşi sanat müziği, halk müziği vs dinlerler genelde. Ne var ki onlarda da bir ilahi sevdası, efendim bir ilahilere eşlik etme sevdası! Hatta ezberleyeceğim sure başı da para verecekti halam eskiden. Vay be! Şimdi bende sökmeyen o taktiği torunlarına uygulayıp başarı elde ediyor. Büyük halanın ise ilahi dinlediğini duymadım. O ti-vi'de denk geleni dinliyor gibi görünüyor gözüme. Emin olamıyorum. Ama aşırı düzenli hayatında rastgele müzik dinlemek olmazmış gibi de bir intiba bıraktı üzerimde. Belki de dinlemiyordur... Hımmm, araştırmam lazım. Her ne ise...

Peki biz bu cingıl belsleri nerelerden öğrendik? Sanırım "Evde Tek Başına" vb yılbaşını evde tek geçiren kahramanların olduğu filmlerden. Peki çok mu mühim bu şarkı? Hayır. Peki ben bütün bunları neden anlatıyorum? İşte oraya geliyorum şimdi.

Çocukken de "yılbaşı kutlamak pek uygun değil" denirdi bizde. Ama tembih edilirdi ardından; "o yıl ne yaptın ettin bir düşün 31 Aralık akşamı. Kötü yaptığın şeyler için af dile ve tekrar etmemeye çalış. İyi yaptıklarının da başkalarına da iyilik getirmesi için dua et." Peki şu an gördüğümüz durum ne? "Gavurun bayramını kutluyorlaaaaarrrr!!!! Bu onlara has bir ibadeeeetttt, günaha giriyorsunuuuuz!!! Yapmayııııın!!! Hepiniz aslında gavursunuuuuuuz!!! Onlar gibi alçalmayıııınnn!! Ahlaksızlaar!!! Onlar bizim kurban bayramımızı kutluyorlar mı ha?" vb ayarsız, gerzekçe, saçma salak ve zekadan nasibini alamamış cümleler. Şinci, gavurun bayramını kutlamıyoruz, kutlasak da bu bizim sorunumuz. Gavur ibadeti desek, kop kop şeklinde göbek ata ata ibadet mi olur? Oluyorsa o dine geçeyim ben. Kıristmis ile yılbaşı farkını çözememiş mahlukatlar bize akıl verebileceğini sanıyor. Çoğu insan için eğlenmeye bahanedir yılbaşı. Siz henüz bunu algılamış değilsiniz. Kurban Bayramı ile kıristmıs'ı kıyaslama zekası apayrı. Yüce Rabbim hepsini seçip seçip üstümüze atıyor zaten. Aslında gavur isek derdiniz ne? Ahlak dediğin şey nedir ki? Ne faydasını gördün? Gayet ahlaksızca şeyleri (gerçi benim ahlak anlayışım toplum ile uyuşmuyor ama.. etik mi desek ne desek..?) normalleştirmiş bir toplumda sorgusuz sualsiz yaşarken bu mu kıçınıza battı? "Allahım yıl başı kutluyorlar! Nasıl kutlarlar! Nasıııııl :'(" diye ağlayıp duranlar neden çocuk tecavüzlerine, tecavüzlere, aile içi şiddete, kadın cinayetlerine böyle ağlayamıyor? Derdim "duyarlıyım beeen" demek değil ama ona bağıracaklarına buna bağırsın bu yeğenler. Hele feysbukta bir arkadaşım vardı, lisansımdan, birkaç alt dönemim. 3 yıl üstüste kriz geçirmişçesine yılbaşında bağırıp çağırıyor. Hatun hem faşist hem islamcı. En sonunda yeter dedim kıza. Bir dur. Her sene bu haldesin. "Demek geçen yıl yılbaşında yazdığımı hatırlıyorsun. Ben seninkini hatırlamıyorum ama" dedi. E ben bağırıp durmadım, kutlama olaylarını da sevmem etmem, anca goygoy yapmışımdır. Sonra devam etti hatun, "içinden evliyalar çıkmış Osmanlı padişahları ne zaman yılbaşı kutlamış ha?!" Bunu görünce bir irkilme... Ama böyle en tepedeki saç telimden ayak tırnağımın ucuna kadar. Birincisi iktidar olan ve iktidar ile büyüyen birisi evliya OLAMAZ! Olmayı beceriyorsa bence o peygamberdir anca. Gücü elinde tutuyor zaten, tek adamsın sen. O kadar geçsen kendinden; bırakır, başkasına devreder inzivaya çekilirsin. Hatuna güç versek mesela evliya olmayacak, bizi kesecek. İkincisi, zaten bana ne Osmanlı padişahının ne yaptığından. Adamın yediği yağlı kuzu etini yesek mide fesadı geçiririz biz, ne diye adamın yaptığını yapmaya çalışalım. "Otomobile de binmedi ki o evliyalar :(" Evet, şu anda saçmalıyorum ama aklıma geldikçe sinirleniyorum efendim, ne yapayım! Sonra tartıştık hatunla. En son aha buraya yazdığım kadar bir yazı yazdım kendisine, sonra silip göndermedim "amaaaaan ne uğraşcam la bunla" deyip. Sonra da o beni feysinden sildiiiii <3 ve bir blog yazımda daha aradan gıybeti geçirdiiiim <3 

Tekrar konumuza dönelim. Hayatımda yılbaşı kutlamadım, kutlamam da. Çocukken yılbaşı programı açmıştı kuzenimin kocası, dansöz çıktı diye utanıp değiştirmiştim kanalı. Kadın vücudunun "ayıp" olduğu nasıl kazınmışsa beynimize bakamamıştım etrafta insan varken o ekrana. Sanki etraftaki insanlar benim bedenimi görüyormuş gibi geliyordu. Sonra eniştem kızıp geri açtı dansözlü kanalı (toplasan 10 kanal vardır o yıllarda). O gün gözümde eniştem "kadın düşkünü pis erkek" oldu. Vay beee, Nevşehir böyle bir yer işte, kazımışlar beynime. Ama şunları görünce bir "kutlasam mı la?" cümlesini içimden geçirdiğim doğrudur. Zaten sırf bu yüzden profil resmimde yılbaşı şapkası, feys kapak fotomda kartpostal var. Sırf iyice uyuz olmaya başlayıp bu insanlardan tiksinmemden. Ha, onlar da beni umursuyor mu? Hayır. Ama işte, taciz gibi bir şey oluyor bu belki de. Belki de böyle bi sövüp rahatlama, kim bilir? Yok lan, rahatlamadım, şunu yazınca da rahatlamadım.

Bu kadar İslam düşkünü insan arasında büyüdüm. Tüm sülalem bildiğim kadarı ile müslüman, çoğu beş vakit namazını kılar, kılmayanı ayıplar, bir kısmı alttan alta "kapansan iyiydi aslında" mesajını yılda bir verir. Ama bu kadar ibadetinde, inancında sadık insanlar yılbaşı kartı gönderir, yılbaşı kartı alırlardı. Mutlu olurlardı bizim gönderdiğimiz kartlarla. Kimse de "gavur bayramı mı kutluyonuz?" demezdi. Dedem, anneannem felan bile demezdi. Peki bu son yıllardaki "tu kaka yılbaşı" modası nereden çıktı? İşte sanırım ben onu kaçırdım. Çözebilenden yanıt istiyorum. Bu yazının ana yazılış sebebi de bu çıkış yerini bulabilme umududur.

Sevgiler saygılar bizden efendim...

23 Temmuz 2013 Salı

"Ebru Yak Bizi, Erit Bizi" What The Hell Is Going On???



Pek heyecanlı heyecanlı Amargi'yi satın almışım, eve dönüyorum. Daha otobüsteyken okumaya başlamışım ki Osmanlı Tarihi de almışım tezim için, ona bakmıyorum bile. Aylardan sonra satın aldığım ilk dergi! (Maalesef kitaplara öncelik vermek zorundayım) Öyle bir  okuma isteği ki içindekilere bakmadım bile. "Zorla Güzellik" sayısı sonuçta, bir aydır alsam diye bekliyorum. Hem dışarı çıkmış hem de paramın var olması bir arada olsun da alayım diye o kadar zaman beklemişim. Sıradan okuyorum tüm yazıları. Atlamaca, sonra okurum demece yok! Otobüste tecavüz anısı okuyup ağlamaca falan... Böyle böyle geldik mi akşam evdeyken 61. sayfaya. Yazının başlığı anında dumura uğrattı beni; "Ebru Yak Bizi, Erit Bizi". Sadece bir kadını tabiri caizse hedef göstermek de değildi bu, bir şeyin doğruluğuna inanmış bir kadın topluluğunu aşağılamak, hor görmek... Pompalanmakta olan "güzel olma halini" hepimiz eleştiriyoruz ama bu şekilde olamazdı bu. Önce bir sinir bastı. Sonra "sabah okuyayım" deyip bıraktım yazıyı bir kenara. Arkadaşım da bu başlığın henüz buz dağının görünen kısmı olduğunu söyleyince kesinlikle akşam o halde okumamam gerektiğine inandım. Böylece yazıyı okumayı sabaha bıraktım. Yazının verdiği izlenimi sırası ile açıklayacağım şimdi. Eksik bıraktığım yerleri doldurun lütfen.

Öncelikle, yazının başlığında kullanılan tabir (başlığın dili kullanım şekline de uyarsak) "OFSAYT". Kimse kusura bakmasın, gayet eril bir dil kullandığım için. Çünkü yazının başlığı eril fazlası ile. Girişte detaya girmemek lazım diye başlığın verdiği izlenimlere burada devam ediyorum (u-huuu, akademi sevgisi böyle bir şey demek ki). Öncelikle başlık neden eril? Kimse kusura bakmasın ama başlık "80'lerin Türk Porno Filmleri Furyası"nda kullanılan film isimlerini andırıyor. Erotik-pornografik göndermeleri kolay kolay anlamayan annem dahi bu başlıktaki yaklaşımı farketti. Önce aklıma "Parçala Behçet" geldi. Sonra biraz daha düşündüm, benzer şekilde ne tip başlıklar vardı diye; "Hoşurdat Beni Cevat" geldi aklıma. "x zatı bla bla et beni" modunda çok başlık vardı bu filmlerde. Eh, ataerkil sistemde kadın da erkekler için "yakıcı" bir varlık olduğuna göre "yak bizi" demesi ayrı bir güzellik haline geliyor. Eritmek ise "make u wet chapter two" modunda bir şey. Terleme olur, o olur, bu olur... Emir kipi ile "erit" fiili her türlü erotik-pornografik algılamaya da açık. Yazarın bunu farketmeden kullandığını sanmıyorum. Bilerek ve isteyerek normal şartlarda eleştireceği eril söylemi tekrarlamış, hatta işin içine pornografi katmış. Hiciv amaçlı olduğu ihtimalini de yazıyı okuyunca iptal ettim. Ayrıca başlığın nasıl kibir dolu olduğunu daha girişte belirttim. Kendisini "feminist" olarak adlandıran insanın (feminist bir dergide ataerkil normları eleştirecek yazı yayınlamak zannederim ki kendini feminist olarak adlandırmak ya da buna yakın addetmektir) nasıl böyle bir kibir sahibi olduğunu ise anlayamıyorum.

Devam ediyorum yazıyı ele almaya. Başlık konusunu kapatalım şimdilik. Altında ne yazıyor ona geçelim. Alt başlığı da bu yazımda es geçmek istiyorum, zira on yüzbin sayfa sürecek yoksa yazı. Önce yazıyı nasıl daralttığını felan anlatmış yazar. "Ergenliği atlatamamış, zayıf olan herkese haset besleyen yazar" olarak anılmaktan korktuğu için de Ebru Şallı ile sınırlamış, diğer güzellik takıntılı zayıf kadınları ele almamış. Sonra da Ebru Şallı'ya gıbta ile bakan biri olarak algılanacağı bir yazı yazmaya karar vermiş (yazar burada hiciv yapmaya çalışmış). Beslediği negatif duyguların bu yazı ile de azalmasını ummuş ama böyle kinle yazılmış bir yazı o "negatif duyguları" hafifletemez bence. Hatta gidip Ebru Şallı'yı dövse yine siniri geçmez gibi geldi bana.

Enver Aysever ile Ebru Şallı'nın bir röportajından alıntı yapmış. Röportaja dair bir değerlendirme yapılmamış mesela, hemen Şallı'yı küçümseme moduna geçilmiş. Öncelikle sevgili feminist dostlar, bir insanın feminizmi bilmiyor olması ile onları aşağılamak hangi insanı tarafınıza uyuyor? Yapılması gerekilen feminizmi bilmeyeni aşağılamak değil (ki Şallı bu röportajda -alıntılanan kısma göre- feminizm hakkında bilmeden artistlenmemiş, konuyu kapatmayı tercih etmiş) ona, gerçekten de bu hareketi önemsiyorsan, açıklamaya çalışmaktır. Aşağılayarak yapılabilecek tek şey insanları bu hareketten uzaklaştırmaktır ki bilmem kaç yıldır bunu çok iyi başarıyorsunuz zaten (aha, "us" olayına girdim başbakanımız gibi). Bazı insanlar ne yazık ki sizler gibi okumuş etmiş değil. Kuramı bilmezler. Kendilerine göre değer yargıları ve doğruları farklıdır. Eleştirebilirsiniz, bir çözüm yolu düşünebilirsiniz ama küçümsemek haddiniz değildir. Biz feminist olduk diye aydınlanma yaşamadık. Aydınlanmayı yaşamaya çalışıyoruz henüz. O sebeple üstün olabilecek bir tarafımız yok. Ve hep demez miyiz, kadınların hepsi kurtulmalı diye. Bu kibirle kurtuluş nasıl mümkündür? Neyse...

Başka röportajlara yaklaşımına bakalım. Ne yapmış ne etmiş... Şallı'nın dediklerinin hiçbir önemi yokmuş mesela yazar için. Her şeyi kendi isteğine getirmesi lazımmış. Ne demiş Şallı; "Hamileliğimde abartıldığı gibi öyle 200-300 kilo kivi yemedim. Günde iki öğün meyve yemeye zaten çalışıyorum. Kivi de yararlı bir şey." Peki yazının devamında ne oluyor? Devamlı olarak 200-300 kilo yenen kivi muhabbeti. "Bari kadının kendini açıkladığı cümleyi koymasaydın da biz de sana inansaydık!" diye haykırasım geldi. Tek amaç aşağılamak, kin kusmak. Yazının 30 dakika içinde yazıldığına dair inancımı da bu öfkenin hiç dizginlenmemiş olması artırıyor.

Alıntılanan röportaj parçalarına her bakışımda sağlıkla ilgili şeylere rastlıyorum (şu inci tozlu maske tarifi hariç). Ancak buna rağmen bir "güzellik"tir devam etmiş. Ta lisans birinci sınıftayken Modern Türk Edebiyatı hocamız Firdevs Hoca derdi, alıntılanan yer belirtilen görüşle uyumlu olmalı, belirteceğiniz görüşü destekleyecek bir veriyi metinden elde edememişseniz hiç belirtmeyin diye. Devamlı olarak bu sorun var zaten yazıda. Kendini desteklemek için alıntılanan yerlerin aslında yazarın görüşü ile uyumlu olmaması. Öyle bir öfke ile yazılmış ki, denilenlerin kendi görüşünü desteklemediği bile fark edilmemiş. (Biliyorum devamlı öfke ve kin dedim ama yazının gerçekten başka hiçbir açıklaması yok.)

Benim gibi "Ne oluyor orada?" diye soracaklar için de bir Simone de Beauvoir  görüşü açıklaması getirmiş yaklaşımına. Hem de biraz akademik görünür diye zannediyorum -ya da genel dili ele alıp oradaki dili de görünce başka bir açıklama yapamadım- bu açıklama araya serpiştirilmiş. Peki yine soruyorum; Beauvoir destekli Şallı hali (kentsoylu kadın) açıklaması yaptıktan sonra bu açıklamanın o kadınları "aşağılama" amaçlı olduğunu mu düşündünüz yoksa olan bir halin açıklaması olduğunu mu? Şahsen halin açıklaması olduğunu düşündüm. Ancak bu açıklama yazarın kendi öfkesini dokunulmaz kılmak amacı ile metne konmuş gibi duruyor. 

Nasıl mı yapmalıydı peki eleştirisini? Aşağılamadan, görüşünü açıklayarak. Ben yazarın görüşünü bile anlayabilmiş değilim mesela. Anladığım tek şey inanılmaz öfke dolu olduğu. Devamlı da bunu belirttim yukarıda zaten. İçimden ara ara "Sakin ol Diego" dedim. Şallı'nın güzellik pompalaması eleştirilmeliydi tabii ki, buna lafım yok. Bu konuda da bir şeyler yazılmalıydı. Ama biçim bu olmamalıydı işte. Tamamen öfkeye yenik düşülen bir yazı. Aynı eleştirdiğimiz Yeni Şafak yazarlarının yaptığı gibi. Yoksa, yoksa bu yazı aslında Kassam Strateji için mi yazılmıştı da kazara bu dergiye kondu onu bile düşündüm, ne yalan söyleyeyim.

Eyyorlamam şimdilik bu kadardır. Bu yazıda takıldım, kaldım. Devam edeyim ben Amargi'ciğime. Lütfen yazıyı okuyan varsa onlar da bir yorum getirsin de ben de yeni şeyler öğreneyim.

Hayvanat Bahçesi Masalı - The Zoo Story




Birisine desek ki "isminde 'hayvan' geçen bir kitap ismi söyle" diye kesin "Hayvan Çiftliği" der, okumamış olsa da anlatır da anlatır. Vay atlar şöyle de böyle de, vay domuzlar, amanın pis kapitalizm falan; saydıkça sayar. Çünkü ortadadır. Çünkü distopyadır. Çünkü tamamen gerçeklik söz konusu değildir bizim dünyamızda, en azından şimdilik.

Peki bana bu soru sorulsa ben ne yanıt verirdim... Çok da düşünmüyorum açıkçası, bir Edward Albee oyunu olan Hayvanat Bahçesi Masalı (The Zoo Story) derdim. Bu vesile ile normalde sevmediğim, insanın asabını bozan, kendini beğenmiş "Mesleki İngilizce" dersi hocamıza da teşekkür ederim beni Albee ile tanıştırdığı için. Yaptığı tek doğru şey bu muydu dersimizde bilmiyorum. Ama bana buymuş gibi geliyor. Her ne ise...

Oyunun İngilizce metnini internette bulmak çok kolay. Türkçesi de vardı, biraz bakarsanız. Ondan size uzun uzun olay falan anlatmayı planlamıyorum. Bence okuyun, kısa zaten. Alacağınız tat ise apayrı, inanılmaz bir zevk. Böyle tarif edemedim.

1958 yılında yazmış Albee oyunu. 1959'da Almanya'da oynanmaya başlamış. Amerika'da oynanabilmeye başlaması ise oldukça sancılı bir süreç. Yoğun Amerika eleştirisi sebebiyle özellikle oynanması yasaklanır daha hiç sahnelenemeden. En ilginci ise Albee'nin daha ilk oyununun bu kadar kuvvetli, sert, vurucu ve düzgün olması. Doğuştan yeteneğinin yüzümüze gözümüze sıçraması ve bizim de azıcık da olsa sebeplenebilmemizi ümit ediyorum.

-I have been to the zoo.

"İntihar etmeyeceksek içelim bari!" der gibi. Gözümde çok mühim bir giriş cümlesi bu. Düzgün ama özensiz giyinmiş Jerry bu cümle ile başlatır oyunu; "i have been to the zoo." Meali; hayvanat bahçesindeydim, artık değilim ama etkileri üstümde. Bir zamanlar hayvanat bahçesinde olmuş olduğumun farkındayım. Peter bunu anlamaz bile, en doğrusu umursamaz. Baştan duymaz, çünkü etrafında olanı umursamamaktadır Peter. Bir pazar günü bir öğle sonrası Central Park'ta bir bankta oturmaktadır Peter. Elinde kitabı, gözünde kemik çerçeve gözlükleri, tipi düzgün, özenli... Jerry yanaşır ve delicesine bunu söyler. Sonra tekrar eder bunu. Oyunun devamı bu iki kişinin arasındaki diyalogdur.

İşte şu andan sonrası spoiler sayılır. İsterseniz okumayın oyunu okumadan, siz bilirsiniz.

Bu diyalogta Peter önce "Amerikan rüyasını" hakkıyla gerçekleştirmiş insan gibi görülmektedir. Amerikan rüyasının temel taşlarının ne olduğunu filmlerde çizilen ideal aile tiplemesi ile düşünebiliriz mesela.Çok uzağa, öyle akademik takılmaya falan gerek yok. Biri erkek biri kız (erkeği önce demek mühimdir,lütfen) 2 çocuklu, köpeği olan, eşiyle sevişerek evlenmiş bir aile. Eşler heteroseksüel. Arabalarının olması da mühim bu arada tabii. Her ne ise.Peki Amerikan rüyasını gerçekleştirmiş görülen Peter? Evli, iki kızı ve bir papağanı var. En önemlisi ise bir pazar öğleden sonrası Central Parkta oturuyor olması. Çünkü pazar öğleden sonraları Central Park eşcinsellerin buluşma yeri. Yani Peter aslında eşcinsel. Zorunlu olarak heteroseksüel bir hayat sürüyor. Amerikan rüyası yerle bir olur burada. (Bu noktada belirtmem gerekir ki Albee bir eşcinseldir ve tüm oyunlarında mutlaka bir eşcinsel kahramana yer verir.)

Jerry devamlı Peter'in "eksiklerini" Peter'in yüzüne vurur. Aslında onun o rüyaya uygun olmadığını ima eder. Peter devamlı sinirlenir. Çünkü o sıradan, Amerika'sının istediği gibi bir yaşam sürmeye çalışmakta, hiç değilse öyle görünmesini istemektedir. Jerry saldırır, Peter sinirlenir; Peter sinirlenir, Jerry saldırır. (Sözle saldırır yani, Peter'in tüm açıklarını ifşa eder)

Hayvanat Bahçesi ise apayrı bir güzellik. Hayvanat bahçesi bizim yaşamımız aslında. Şu anda yaşadığımız hayat bir hayvanat bahçesi. İnsanlar arası ilişkilerde demir parmaklıklar var. Kimse kimseyle doğrudan ilişkiye girmiyor. Her şey başkalarının isteğine göre şekilleniyor hayatımızda. Onların istediklerini yiyip içiyoruz. Onları eğlendiriyoruz. Özgür olduğumuzu sansak da aslında özgür değiliz.

Jerry'nin ana planı da Peter'i bu bahçeden kurtarmaktır aslında. Bunun için de canından olması gerekmektedir. Kendi canından olarak Peter'in bu bahçeyi düşünmesini sağlar. Zaten bahçeden çıkmış olsa da tam olarak etkisinden kurtulamamıştır Jerry. Ölüm ile son bulur etkiler. Peter içinse yeni,özgür bir hayat başlar.

Bazılarınızın "ne var bunda" dediğini duyar gibiyim. "Ne ehemmiyeti var?" Bu oyunun böyle bir hikaye ile anlatabildiklerini sen başka bir hikaye ile, doğru kelimelerle ve etkileyici bir kurgu ile anlatabiliyorsan, buyur anlat, sonra da konuş derim. Ama Albee'nin dehasını aşağı görmek kendi salaklığını deha zannetmektir. Kimse kusura bakmasın. Belki ben anlatamadım tam. Çünkü heyecanlanıyorum bu oyunu okudukça. İçimden geçiyor devamlı; "I have been to the zoo."

Şöyle bir şey daha var. The Zoo Story'i bilenler dahi neden Hayvan Çiftliği'ni önce söylüyor? Bence bu noktada psikoloji işin içine giriyor. Hayvan Çiftliği'nin olma ihtimalinin düşük olması vs sebepleri yukarıda dillendirmiştim... İşte, her şeyi hayvanat bahçesinin gerçek olması bozuyor. İnkar ediyoruz o gerçekliği, kabullenmiyoruz.

Oyunda değinilecek şok şey var ama hepsini anlatırsam ne tadı, ne anlamı kalır ki? Ayrıca tez yazmıyorum ben burada :) Biraz da siz çözmelisiniz, çözemiyorsanız da makalelerden destek almalısınız bence. Edebiyatın tadı böyle çıkıyor.

Şu anda 85 yaşında Albee. Daha da yaşaması için dua ediyorum. Daha başka oyunlar da yazmalı. Ölümsüz olsa da olurdu ama o mümkün değil işte, yapacak bir şey yok. Baksanıza şu fotoğrafına, yirim!